BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Yalan - Sam Harris
 

YALAN (% 100 Dürüst Yaşamak Mümkün mü?) Sam HARRIS

Derleyen: Halit YILDIRIM                                      26 Aralık 2014

Giriş

İnsan yaşamındaki birçok çelişki arasında, herhalde en olağandışı ve en önemli olanı şudur: Çoğu zaman, kendimizi kesinlikle mutsuz edecek şekilde davranırız. Birçoğumuz hayatlarımızı, göz göre göre pişmanlığa, üzüntüye, vicdan azabına ve hayal kırıklığına doğru adım adım ilerleyerek geçiririz. Ve öyle görünüyor ki, başka hiçbir yerde, diğer insanlara söylediğimiz yalanlardaki kadar gelişigüzel açılmış değildir yaralarımız; ya da yol açtığımız acı anın gerekleriyle o kadar orantısız değildir. Yalan söyleme, kargaşaya giden en kolay yoldur.

Stanford Üniversitesi’nde öğrenciyken, hayatımı kökten değiştiren bir seminere katıldım. Olağanüstü derecede yetenekli Prof. Ronald A. Howard, “Etik Çözümleyici” adlı bu dersi Sokratik bir diyalog biçiminde yürütüyordu. Tartışmamızda, uygulamalı etiğin tek bir sorusu üzerinde duruyorduk: Yalan söylemek yanlış mıydı?

 Ne var ki, bu seminerin o kadar büyüleyici olmasının nedeni şuydu: Prof. Howard’ın ayrıntılı incelemesine direnebilen “erdemli yalan” örnekleri bulmak son derece zordu. Koşullar ne olursa olsun, birçok dürüst insanın hiç rahatsızlık duymadan yalan söyleyeceği durumlarda bile, Howard hemen her zaman söylenmeye değecek doğrular buluyordu.

Yalan Nedir?

Aldatma pek çok biçime bürünebilir, ama her aldatma edimi yalan değildir. Aramızda en ahlaklı olanlarınız bile, hep görünüş ile gerçekliği birbirinden ayırmaya çalışırlar. Bir kadın, makyaj yaparak, aslında olduğundan daha genç ya da daha güzel görünmeye çalışır.

“Nasılsın?” sorusuyla hatırımız sorulduğunda, çoğumuz otomatik olarak iyi olduğumuzu söyleriz, sorunun kariyer alanındaki düş kırıklıklarımızı, evlilik meselelerimizi ya da sindirim sistemimizi konuşmaya bir çağrıdan çok, bir selamlaşmadan ibaret olduğunu anlarız.

Yalan söyleme ile aldatmayı birbirinden ayıran çizgi çoğu zaman bulanıktır. Doğru ile aldatmak bile mümkündür.

 İnsanlar, başkalarının zihninde doğru olmayan inançlar oluşsun diye yalan söylerler. İnançlar ne kadar önemliyse –yani, kişinin esenliği ne kadar dünyayı ya da başka kişilerin görüşlerini doğru anlamayı gerektiriyorsa- yalan o kadar önemli olur.

Elbette, kişi bir şeyin doğru olup olmadığından emin değilse, ne ölçüde kararsız kaldığını karşıya yansıtması, bir dürüstlük biçimidir.

İnsanlar birçok nedenden ötürü yalan söylerler. Mahcup duruma düşmemek için, başarılarını abartmak için ya da hatalarını örtmek için yalan söylerler. Tutmayı düşünmedikleri söz1er verirler. Birçoğumuz, incinmesinler diye dostlarımıza ve ailemize yalan söyleriz.

Yalancılığımızı yalan söylediğimiz kişilerin bakış açısından değerlendirdiğimiz an, şunu fark ederiz: Roller değiştirilse, kendimizi aldatılmış hissederdik.

Çok azımız katil ya da hırsızız, ama hepimiz yalan söylemişizdir. Ve birçoğumuz bu gece yatağımıza, gün boyu çeşitli yalanlar söylemeden yatmayı başaramayacağız.

 Dürüstlük Aynası

En az bir araştırma, evli çiftler arasındaki iletişimin yüzde 10’unun yalan olduğunu gösteriyor.

Bir başka araştırmaya göre, üniversite öğrencileri arasındaki iletişimin yüzde 38’i yalanlar içeriyor.

Güven duygusunun çok değerli olduğunu, yalancılık ile kuşkunun ise aynı madalyonunun iki yüzünü oluşturduğunu biliyoruz.

Dürüst insanlar bir sığınaktırlar: Söylediklerinin ciddi olduğunu bilirsiniz. Yüzünüze karşı bir şey, ardınızdan bir başka şey söylemeyeceklerini bilirsiniz. Başarısız olduğunuzu düşündüklerinde size bunu söyleyeceklerini bilirsiniz; bu yüzden onların övgüleri, salt pohpohlama ile karıştırılamaz.

 İki Tür Yalan

 Etik ihlaller genellikle iki kategoriye ayrılır: Yaptığımız kötü şeyler (eylemlerimiz) ile yapamadığımız iyi şeyler (ihmallerimiz). Genellikle, ilk kategoriyi çok daha sert yargılama eğilimi gösteririz.

Kasaya erişip 100 lira çalmak başka şeydir, size yanlışlıkla verilen 100 lirayı geri vermeyi ihmal etmek başka şey. Her iki davranışı da etik açıdan kusurlu bulabiliriz, ama yalnızca ilki, kasıtlı bir çalma çabası anlamına gelir.

Yalan söylemede de durum böyledir. Kişinin yaşı, medeni durumu ya da kariyeri hakkında yalan söylemesi bir şeydir; her ortaya çıktıklarında yanlış izlenimleri düzeltemememiz başka şey.

Yalan söyleme olgusunu ele alırken, genel olarak ihmallerden değil eylemlerden kaynaklanan yalanlar –en net ve en önemli biçimiyle yalan söyleme-üzerinde duracağım.

“Beyaz” yalanlar –başkaları huzursuz olmasın diye söylediğimiz yalanlar- üzerinde de duracağım, çünkü bunlar en sık aklımızı çelen yalanlardır.

Beyaz Yalanlar

 Şimdi bazı okurlar, çocukluk çağına özgü sosyal beceriksizliğe geri dönüşü öğütlediğimi düşünüp kaygıya kapılabilirler. Sonuçta, çocuklar yaklaşık dört yaşına kadar –o yaşta başkalarının zihin durumları hakkında büyük bir çabayla edindikleri bir bilince ulaşırlar- beyaz yalanlar söylemeyi öğrenmezler.

Aslında, yalan söylemenin tam da, daha iyi bir dünya kurmak için vazgeçmemiz gereken türden bir davranış olduğunu düşünmemiz için pek çok neden var. Gerçekten “beyaz” yalanların nesi yanlış olabilir? Öncelikle, bunlar da ötekiler gibi yalandır.

 Bazı yalanları başkalarına olan merhametimizden ötürü söylediğimizi düşünsek de, bu süreçte yol açtığımız zararı belirlemek pek de zor değildir. Yalan söylemekle, arkadaşlarımızın gerçekliğe ulaşmasını engellemiş oluruz ve onların bu engellemeden kaynaklanan bilgisizlikleri, çoğu zaman onlara öngörmediğimiz biçimlerde zarar verir.

Oldukça sık olarak, yalan söylemek, sevdiğimiz insanların özgürlüğünü ihlal etmek demektir. Bir ilk örnek: “Bu giysi beni şişman gösteriyor mu?” Birçok insan, bu sorunun doğru yanıtının her zaman “Hayır” olduğunda ısrar eder. Aslına bakılırsa, birçoklarına göre bu bir soru bile değildir: Soruyu soran kadın yalnızca “Güzel göründüğümü söyle bana” demektedir. Bu kişi eşiniz ya da kız arkadaşınızsa, “Beni sevdiğini söyle bana” bile diyor olabilir.

Niçin minik bir yalanla karşımızdakinin içini rahatlatıp onu dünyaya güven hissi içinde göndermeyelim? Ne var ki, bu gibi durumlarda doğruyu söylemede kararlı davranmazsak, uç durumların içeriye sızdığını ve dürüstlük ilkesinin istisnalarının çoğalmaya başladığını görürüz

 Geçenlerde bir arkadaşım, “Sence ben aşırı kilolu muyum?” diye sordu. Arkadaşımın sorusuna çok doğrudan karşılık verdim: “Kimse ‘şişman’ demeyecektir sana, ama yerinde olsam on iki kilo kadar vermeye çalışırdım”. Bunu iki ay önce söylemiştim, şimdi arkadaşım yaklaşık yedi kilo verdi.

 Arkadaşlarımızı severiz. Onları mutlu etmek isteriz ve onlar hayatlarında, daha büyük başarı elde edebilecekleri değişiklikler yapabilirler. Arkadaşlarımıza yalan söylemekle, yalnızca onlara yardım elini uzatmayı reddetmiş olmayız, yararlı bilgiye ulaşmalarını da engellemiş ve gelecekteki düş kırıklığına adım atmalarına yol açmış oluruz. Gene de, bu koşullarda yalan söylemeye direnmek çok zor olabilir.

 Birçok insan, tıbbi teşhisler hakkında birbirine yalan söyleyen aile üyelerinden söz etti. İşte bir örnek: Anneme 30’lu yaşlarının sonlarında MS teşhisi kondu. Doktoru, en iyisinin yalan söylemek olduğunu düşünmüş ve anneme MS olmadığını söylemiş; buna karşılık, babama gerçeği anlatmıştı. Babam, gerçeği kendine saklamaya karar vermişti, çünkü annemi ya da üç çocuğundan herhangi birini sarsmak istemiyordu.

 Bu arada, annem kütüphaneye gitmiş, hastalığının semptomları hakkında bilgi edinmiş, kendisine MS teşhisi koymuş; ama kimseyi sarsmak istemediği için, babama ya da çocuklara bir şey söylememeye karar vermişti.

 Annem bir yıl sonra, yıllık sağlık kontrolü için doktora gittiğinde, doktor ona MS hastası olduğunu söylemişti. Annem bunu bildiğini, ama kimseye bir şey söylemediğini itiraf etmişti. Babam durumu bildiğini, ama kimseye söylemediğini itiraf etti. Dolayısıyla, ikisi de bir sırrı saklayarak ve birbirlerine destek olamadan bir yıl geçirmişlerdi. Kardeşim yaklaşık bir yıl sonra, annem göğüs kanserinden ameliyat olduğunda, durumu tesadüfen öğrenecekti. Cerrah, odaya girip doğrudan: “Ameliyat, MS’i olumsuz etkilemeyecektir” demişti.

Kardeşim: “MS mi?” diye sormuştu. Teşhisler konusunda bu tür yalancılık örnekleri, bir zamanlar aşırı derecede yaygındı.

Samimiyetsiz Övgü

 Evet, birilerinin bize boş yere vakit harcadığımızı ya da işimizi sandığımız kadar iyi yapmadığımızı söylemesi hoşumuza gitmeyebilir, ama eleştiri geçerliyse, dünyada yolumuzu bulmak için duymaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak odur.

 Gene de, çoğu zaman şeytana uyar, başkalarını samimiyetsiz övgüyle cesaretlendirebiliriz. Başkalarını eleştirme zahmetine girmemiz gerektiğinden söz etmiyorum. Ama samimi görüşümüz sorulduğunda, arkadaşlarımızın yaptıklarında kusur bulmamışız gibi davranmakla onlara iyilik etmiş olmayız, özellikle onlarla arkadaşlık bağı olmayan kişilerin aynı kusurları fark etmeleri kaçınılmaz ise.

Biri banka hesabınızda kaç liranız olduğunu sorarsa, ona bunu söylemek gibi bir etik yükümlülüğünüz yoktur. Bunun dürüst yanıtı, “Söylememeyi yeğlerim” olabilir pekâlâ. Demek ki, dürüstlük ile sır saklama arasında ilke olarak çelişki yoktur. Bir sırrı saklamayı kabul etmek, bir yükü yüklenmek anlamına gelir. En azından, ne hakkında konuşmamamız gerektiğini hatırlamak zorundayızdır. Bu zor olabilir ve beceriksiz yalancılık girişimlerine yol açabilir. Mesleğiniz sır tutmanızı gerektirmedikçe –doktorlar, avukatlar, psikologlar ve sırlarımızı açtığımız diğer profesyoneller bunu rutin olarak yaparlar- bu durumdan kaçınmak yerinde olur.

Kant, yalan söylemenin her durumda –masum bir kişinin öldürülmesini engelleme girişiminde bile- etik dışı olduğunu düşünüyordu.

Zihinsel Muhasebe

 Yalancının en büyük sorunlarından biri, yalanlarını aklında tutmak zorunda olmasıdır. Bazıları bunu yapmada diğerlerinden daha ustadır. Psikopatlar, zihinsel muhasebe yükünü belirgin herhangi bir stres olmadan üstlenebilirler. Bu tesadüf değildir: Bu kişiler psikopattır.

Yalanlar başka yalanları doğurur. Bizim açımızdan daha fazla emeği gerektirmeyen doğru sözlerin aksine, yalanları sürekli olarak gerçek ile çatışmalardan korumak gerekir. Doğruyu söylediğinizde, aklınızda tutmanız gereken hiçbir şey yoktur.

Doğruyu söyleme kararı, doğal olarak yanlıştan arınmayı getirir. Oysa yalancı, kime ne söylediğini hatırlamak ve söylediği yalanları gelecekte sürdürmeye özen göstermek zorundadır.

 Öyle görünüyor ki, yalancılar egolarına toz kondurmayıp kendi davranışlarını haklıymış gibi yorumlayarak, yalan söyledikleri kişileri küçümseme eğilimi göstermektedirler.

 Dürüstlük

 Dürüst olmak ne demektir? Dürüstlük içinde birçok unsuru barındırır ama genellikle bizi kolayca utanca ya da pişmanlığa götürecek davranışlardan sakınmamızı gerektirir. Burada etik alan, doğru sözlülük sorununun çok ötesine uzanır, ama gerçekten dürüst olmak için kişisel hayatlarımız hakkında yalan söyleme ihtiyacını hissetmememiz gerekir.

 Büyük Yalanlar: Artık hepimiz büyük bir acıyla farkındayız: Yalanlar hükümete ve öteki kamu kurumlarına olan güvenimizi sarstı.

Yalan söyleme, savaşların uzamasına ya da hızlanmasına neden oldu: Hem Vietnam’daki Tonkin Körfezi olayı, hem Irak’ta kitle imha silahlarına dair raporlar, (bir düzeyde) yalan söylemenin, insanları başka türlü gerçekleşmeyebilecek silahlı bir çarpışmaya götürdüğü örneklerdir. Sonunda gerçek ortaya çıktığında, çok sayıda insan ABD’nin dış politikasına kuşkuyla yaklaşır oldu ve birçok kimse, dile getirilen gerekçe ne olursa olsun herhangi bir askeri müdahalenin meşruluğundan kuşku duymaya başladı.

 İlaç şirketleri, ilaçlarının güvenliği ve etkisi konusunda halkı yanlış yönlendirdikleri için yaygın olarak eleştiriliyorlar. Epidemiyolog Ben Goldacre, bazı ilaçlarda deney verilerinin yüzde 50’den fazlasının gizli tutulduğunu belirtiyor. Dolayısıyla, ilaç sektörünün finanse ettiği deneylerde, yeni bir ilacın yararlarının dört kat fazla gösterilmesi büyük bir olasılık.

Büyük yalanlar, bu yalanlara tepki olarak birçok kimseyi, yetki konumundakilere güvenmemeye yöneltti.

Sonuç

Zina ve öteki kişisel aldatmalar, mali dolandırıcılık, hükümetlerdeki yolsuzluk, hatta cinayet ve soykırım, genel olarak ek bir ahlaki kusur gerektirir: Yalan söylemeye istekli olma.

Her yalan, yalan söylediğimiz kişilerin özerkliğine bir saldırıdır. Bir kişiye yalan söylemekle, potansiyel olarak yalanları başka birçok kişiye, hatta topluluğa yaymış oluruz. Aynı zamanda kendimize, aldatmayı sürdürüp sürdürmeme konusunda, hayatlarımızı güçleştirebilecek ek seçimler dayatmış oluruz. Böylece, her yalan geleceğimizin korkulu rüyası haline gelir.

Güçlülerin yalanları, hükümetlere ve şirketlere güvensizlik duymamıza yol açıyor. Zayıfların yalanları, başkalarının çektiği acılara karşı yüreğimizi katılaştırıyor,

Komplo teorisyenlerinin yalanları; yolsuzlukları bildirenlerin dürüstlüğü hakkında, doğruyu söylediklerinde bile, kuşkulara yol açıyor.

Yalanlar, zehirli atıkların toplumsal eşdeğeri: Yayılmaları potansiyel olarak herkese zarar veriyor.


 

RONALD A. HOWARD İLE SÖYLEŞİ

 Ronald A. Howard üniversitede en sevdiğim hocalarımdan biriydi ve onun etik, sosyal sistemler ve karar alma konularındaki dersleri, bu konularda görüşlerimin biçimlenmesine çok katkıda bulundu.

Howard, Stratejik Kararlar Grubunun kurucu yöneticisi ve başkanı, keza gençlere karar becerilerini öğretmeyi amaçlayan “Karar Eğitim Vakfı” adlı kuruluşun başkanıdır.

Howard nezaket gösterip, bu kitabın ciltli basımı için yalan söylemenin etiği üzerine benimle konuşmayı kabul etti. Aşağıda, konuşmamızın gözden geçirilmiş yazılı metni yer alıyor.

 Harris: Yalan söyleme üzerine konuşalım. Bence, pekâlâ doğruyu söyleyen kişi için en zor durumla başlayabiliriz.

 Howard: Buda ya da önemli başka bir kişi olsaydınız, belki bir biçimiyle hakikat, gene de durumu kurtarabilirdi. Buda’nın şu kıssasını herhalde hatırlarsınız: Bin kişiyi katleden caniyle karşılaşmış; ondan uzak duracağı yerde, şöyle demiş: “Beni öldüreceğini biliyorum, ama önce şu ağaçtaki büyük dalı keser misin lütfen?”

Katil dalı kesmiş, sonra Buda: “Teşekkür ederim. Şimdi dalı eski yerine koyar mısın?” demiş. Ve deniyor kıssada, katil birden hayatta yanlış oyunu oynamakta olduğunu fark etmiş, aydınlanmış ve keşiş olmuş. İnsanın çok zor bir durumu bile dönüştürebilmesi akıl almaz değildir; sanırım bunu yapmak, bir tür ahlaki kusursuzluk olurdu.

Harris: Üzerinde düşünmenizi istediğim bir olay, ölümcül hastalığı olan bir çocukla ilgili. Çocuğunuzun kalan ömrü çok kısa. Doğal olarak, ne zaman öleceğine ve ölümden sonra neler olduğuna dair soruları var. Diyelim ki, doktorun söylediklerine bakarak, çocuğunuzun yaklaşık iki ay ömrü kaldığını düşünüyorsunuz. Ayrıca, ölümden sonra iletişimin sona erdiğine ve birbirinizi bir daha hiç görmeyeceğinize inanıyorsunuz.

Birçok okur, neredeyse kaçınılmaz olarak şu sonuca varacaktır: çocuğunuzun sorularına doğru olmayan, ama teselli edici karşılıklar vermeniz, onun ömrünün son iki ayını normaldekinden daha mutlu kılabilir.

Howard: Doğrusu, bu benim çok daha kararlı bir konum alacağım bir durum. Derslerimde, düzenli olarak ölme süreciyle ilgilenmek durumunda kalan öğrencilerim oldu, tavsiyeleri hep aynı: İnandığınız biçimiyle doğruyu söylemelisiniz. Karar vermeniz gereken önemli nokta, doğrunun ne olduğudur. Dolayısıyla, doktorunuza sorarsınız: “Doktor Bey, ne kadar ömrü kaldı?” Ve dürüst yanıt şu olabilir: “Doğrusu, bildiğiniz gibi, bazı insanlar bizi şaşırtır, uzun yaşarlar, bazıları daha çabuk ölür. Gerçekten size sürenin tam olarak ne olduğunu söyleyemeyiz.”

 Ölmek üzere olan çocuklarla meşgul olan insanlardan öğrendiğim şu: Çocuklar durumu biliyorlar. Anne babalar, çocuklarıyla birlikte yaşayamayacakları bütün deneyimler için gerçekten üzülüyorlar. Oysa çocuk: “Evlenemeyeceğim” diye düşünmüyor. O aşamada, siz onu kendi derdinizle dertlendirmedikçe, bildiği bir şey değil bu. Köpeğini bir daha göremeyebilir, ama bu, anne babaların bütün bir ömür boyunca yitireceklerini öngördükleri şeyler üzerine üzülmeleri ile aynı şey değil.

 Harris: Demek ki, çocuğa söylenmesi gereken doğru, anne babaların öngördükleri yitim ile ya da çocuğun ne yitireceği hakkındaki fikir1eri ile aynı değil.

 Howard: Doğru. Çocuğa: “ölmen gerçekten yazık olacak, çünkü evlenemeyeceksin” demek, meseleyi anlayamamak demektir. O zaman şöyle de diyebilirdiniz: “Askerliğe de gidemeyeceksin. İnsanları öldüremeyeceksin. Sevdiğin başka insanların ölümüne tanık olamayacaksın”. Görüyor musunuz? Yaşam bu. Her zaman Hollywood filmleri gibi bitmiyor. Pek çok artılar ile eksiler var.

Sonuçta, hepimiz ölümlüyüz ve sorulması gereken yegâne soru şu: Doğduğun zaman ile öldüğün zaman arasında neler yaptın? Bu benzersiz fırsatı en iyi şekilde değerlendirdin mi?

 Harris: Bir kez daha zihnimizde bir ölüm döşeği sahnesini canlandıralım. Ölmekte olan kişi: “Evliliğimiz boyunca beni hiç aldattın mı?” diye soruyor. Soruyu bir kadının kocasına sorduğunu varsayalım.

Doğru yanıt, erkeğin eşini aldattığıdır. Ne var ki, ilişkilerinin şu anki hakikati, bunun tamamıyla konu dışı olmasıdır. Adamın bir noktada ihanetini eşinden saklamak için çok büyük çaba harcadığı ve o günden sonra sessiz kaldığı da doğrudur. Bu durumda doğruyu söylemek ne gibi bir iyi sonuca yol açabilir?

Howard: Aslında, bu iki kısımdan oluşan bir sorun.

İlk kısmı şu: Bu koca niçin bütün ömrü boyunca bir yalanla yaşamak istiyor?

Başka bir deyişle, kadın bu durumdan erkek kadar sorumludur.

Soru şu: Artık açık bir hayat yaşamaya başlayıp birbirlerine açık sözlü olacaklar mı, olmayacaklar mı? Bunu yapabilirler. Koca şunu söyleyebilir: “Bu konuda hiç konuşmadık. Bu bugün gerçekten konuşmak istediğin bir şey mi?”

Ölümden sonra ne olduğu hakkındaki inançları ne olursa olsun, bu, konuşmanın zamanı olabilir. Ya da adam şöyle diyebilir: “Bak, birlikte geçirebileceğimiz çok kısa bir zamanımız var ve geçmişte her ne yapmışsak, şu an bizi mutlu etmeyecekse, bırakalım geçmişte kalsın”.

 Harris: Bir insanın kalan ömrünü çok kısa bir süreye indirdiğinizde, insanlar kendilerine sormaya başlıyorlar: Doğruyu söylemenin ne gibi bir yararı olabilir? Bana göre, kişi bu düşünceyi yaşamın tamamına uygulayabilir pekâlâ.

Howard: Kesinlikle haklısınız, Bu bizi, burada konuşmakta olduğumuz şeyin en temeline götürüyor, o da şu: Hayatınızı nasıl yaşamak ve hayatınızdaki insanları nasıl gözetmek istiyorsunuz? Babam, kişinin sözünün eri olmasından söz ederdi, belki bu günlerde cinsiyetçi bir söz bu, ama artık hiç işitmiyorum.

Harris: Gene bir okurdan, bir başka güç durum geliyor aklıma: Kocanız ya da karınızla cinsel ilişkide bulunuyor ve bir başkasını hayal ediyorsunuz. Daha sonra, eşiniz cesaret edip size cinsel ilişki sırasında ne düşündüğünüzü soruyor. Dürüst karşılık: başka birini düşünmekte olduğunuz olacaktır. Ama diyelim ki, eşinizin bu bilgiyi hoş karşılamayacağını biliyorsunuz. Bunu yalnızca insani bir hayal gücüne sahip olmanın doğal bir sonucu olarak değil, daha çok güvenin kötüye kullanılması olarak değerlendirecektir.

 Howard: İşte bu da “Böyle bir şeyden ilk  kez kuşkulanıyorsan, büyük bir ihtimalle karşılıklı konuşmanın vakti gelmiştir” diyeceğimiz örneklerden biri. Kabul edilebilir olan ne? Cinsel hayatında niçin bir yalanı yaşamak istesin ki insan? Mış gibi yaparak yaşamak budalaca görünüyor, insanın hayallerinin olması ise aykırı bir şey değil.

Niye şunu diyemesin insan: “Bak, Brad Pitt olduğumu düşünmek seni tahrik ediyorsa, tahrik olman beni daha çok mutlu eder, o yüzden öyle düşün. Her şey bir yana, burada bulunmamın nedeni bu; öyle değil mi? Seni seviyorum ve seninle sahip olabileceğimiz en iyi hayata sahip olmak istiyorum”

Harris: Evet. Aslına bakılırsa, kendini kandırmanın başka yollardan evrimsel yararları olmuş olabilir. Örneğin, Robert Trivers, kendi yalanlarına inanabilen insanların, en iyi yalancılar olduklarının anlaşıldığını belirtiyor. Hasımları aldatabilme becerisi de, doğa yaşamında belirgin avantajlar sağlıyor. Şu da var: Atalarımızın açıkça uyum sağlayabildikleri pek çok şeyi-kavim savaşları, tecavüz, yabancı düşmanlığı- biz artık ahlak dışı görüyoruz ve asla savunmayız.

Ama şunu sormak istiyorum: Sizce, doğru söylemeyi en üst noktaya çıkaran bir toplumsal düzen bütün katılımcıların esenliğini en üst noktaya çıkarmayı başaramayan bir toplum olabilir mi? Aldatmanın belli bir derecesinin, yararımıza olması mümkün mü?

 Howard: Bu bizi, üç ilke arasında öngördüğüm ayrıma getiriyor: sağduyulu ilkeler, etik ilkeler ve yasal ilkeler.

“Dürüst1ük en iyi politikadır” sözü, sağduyulu bir söz müdür? Başka bir deyişle, dürüst olmak çıkarınıza mı yalnızca? Bu, “etik olarak her durumda dürüst olma kararı aldım” demekten farklıdır, çünkü dürüst olmamanın size avantaj sağladığı tekil koşullarla karşılaşabilirsiniz.

Sanırım, doğru geri bildirim gelişmeyi teşvik ediyor. Gerçek başarılarına bakmaksızın çocuklara her zaman harika şeyler yaptıklarını söylemek, dünyayla yüz yüze geldiklerinde işlerine yaramayacaktır.

 Harris: Dünyada olmak istediğimiz benlik, gerçekten olduğumuz benlik ile çelişki içindeyse, önümüze sürekli engeller çıkacaktır. Sanırım, gerçekliğin yalnızca başkalarının zihinlerinde var olan kısmını göz önünde bulundurduğumuzda, psikolojik ve etik olarak aklımız karışır.

Soru şu; Başkalarının sizin hakkınızda –yetenekleriniz ve beklentileriniz hakkında- ne düşündüklerini gerçekten bilmek istiyor musunuz, yoksa bütün bu konularda aldatılmayı mı istiyorsunuz?

Birçok insan, “başkalarının gerçekten ne düşündüğünü bilmek istemem” diye düşünür, çünkü en çok bu bilgisizliğin dünyadaki performanslarının yararına olacağına inanır. Bence yanılıyorlar, ama haklı olabilecekleri durumları gözden geçirmek ilginç olurdu.

Howard: Ben, Budanın sekiz yönlü yolu gibi bir şeye dönmeyi yeğliyorum. Bir zamanlar bir Budist konuşmacının yaptığı konuşmayı hatırlıyorum.

Soru bölümüne geçildiğinde, bir kadın şöyle dedi: “Ben Hıristiyan olarak yetiştirildim, bizim dinimizde hayırseverlik fikri temel bir yer tutar. Ama siz hayırseverlikten hiç söz etmediniz. Bu yüzden, sizin etiğinizi anlamakta güçlük çekiyorum”.

Konuşmacı, kadına şöyle dedi: “Peki, bütün bu hayır işlerini yaparken” (kadın kilisede düzenli olarak bunları yaptığını, dünyanın dört bir yanındaki insanlara yardım ettiğini, onlara sepetler dolusu eşya gönderdiğini söylemişti), “bu işleri yaptığınız kişilerle gerçekten ilgileniyor muydunuz?”

Kadın bir an susup, daha sonra: “Hayır. Aslına bakarsanız, bunu hiç düşünmemiştim” dedi. Bunun üzerine hoca: “İlgilendiğinizde, ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz” dedi.

Bu, “Hayır işleri yapmanız gerekir” demekten çok farklı. Başka insanların yaşadıklarını gerçekten dikkate alırsanız, genellikle ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz.

Zaman zaman, kimse söylemediği için yeni arabasına yağ koyması gerektiğini bilmeyen adam metaforunu kullanırım. Adam el kitabını hiç okumamış ve şimdi aradan üç yıl geçtikten sonra arabasının motoru yanmış. Arabasını tamirciye götürüyor ve tamirci: “Yahu, bunlara yağ koyman gerekir. Bak. Şimdi motor mahvolmuş” diyor.

Adam karşılık veriyor: “Evet, bir bilebilseydim” Gördüğünüz gibi, adamın, şimdi çözmek zorunda olduğu bu sorunu yaratmak gibi bir niyeti yoktu.

İşte, sizinle etik hakkında konuştuğumuzda, herkesin duyarlığını artırmaya çalışıyoruz. Böylece, sonradan “Hay Allah, aklım neredeymiş?” diyeceğimize, hepimiz önlemlerimizi almış olarak yaşayabiliriz.

 

OKURLAR İLE SÖYLEŞİ

-Anlaşıldığı kadarıyla, samimiyetsiz övgünün ya da “beyaz” yalanlar söylemenin, diğer kişiye adeta çocuk gibi davranmak olduğu kanısındasınız. Buradan yola çıkarak şunu öğrenmek istiyorum: çocuklara yalan söylemenin ahlaken kabul edilebilir olduğunu düşünüyor musunuz?

- Anne babalar olarak, çocuklarımızın güven duygusunu korumalıyız ve bana öyle geliyor ki, bu duyguyu yitirmenin en kolay yolu, çocuklara yalan söylemektir. Elbette, çocuklara doğruyu başa çıkabilecekleri şekilde iletmemiz gerekir, bu da çoğu zaman akıl karıştırıcı ya da gereksiz yere rahatsız edici ayrıntıları atlamamızı gerektirir. Çocuklar ile (normal) yetişkinler arasındaki önemli bir fark şudur: Çocuklar, kendi gerçek çıkarlarını tam olarak algılayamazlar.

- Çocuklarımıza Noel Baba hakkında ne söylemliyiz?

Kızım geçen gün Noel Babanın gerçek olup olmadığını sordu ve ben onu hayal kırıklığına uğratmaya kıyamadım.

- Tuhaftır, okurlardan aldığım en yaygın soru bu.

 Noel Babaya hiç inandım mı, hatırlamıyorum; ama kızıma onun gerçek olduğunu söyleme ayartısına hiç kapılmadım. Noel, Noel Baba konusunda kandırılan çocuklar için biraz daha heyecanlı olsa gerek, ama benzeri bir şey, hiç kimsenin yalan söyleme ayartısına kapılmadığı birçok olgu için de söylenebilir. Ejderhaların, denizkızlarının, perilerin ve Süpermen’in aslında var olduğunda niçin ısrar etmiyoruz? Tolkien ile Rowling’in yapıtlarını niçin tarih olarak sunmuyoruz?

Çocukların hayal dünyaları o kadar zengin ve işlektir ki, onları yalanlarla bezemek, füzeye pervane takmak gibidir. Ve çocuklarınızı Noel Baba konusunda aldatırsanız, onlara daha heyecanlı bir Noel deneyimi yaşatabilirsiniz. Ne var ki, büyük bir olasılıkla, başka herhangi bir şey konusunda onlara yalan söylemeyeceğiniz, söyleyemeyeceğiniz duygusunu veremezsiniz.

 -ABD’de doğup yetişmiş olmama karşın, 20 yıldan uzun bir süredir yaşadığım Japonya’dan yazıyorum size. Burada yalan söyleme, bir sanat biçimidir.

“Honne”, kişinin gerçekten ne düşündüğünü gösteren Japonca sözcüktür; “tatemae” ise hakikat uygunsuz ya da dezavantajlı olduğunda dile getirdiğiniz görüş ya da duygudur. Burada insanlar genellikle ikisi arasında gidip gelirler: Böyle yapmamak kolaylıkla toplumsal beceriksizlik işareti olarak değerlendirilebilir. Yalan’ da dile getirdiğiniz ilkelere katılıyorum, ama bunlar başka kültürlere uygulanabilir mi ya da uygulanmalı mı konusunda ne düşündüğünüz net değil benim için.

- Bir keresinde kuzey Hindistan’daki Haldwani şehrine gitmek üzere bir otobüse binmiştim. Otobüse binerken şoföre, arabanın Haldwani’ye gidip gitmediğini sordum. Kesin olarak gittiğini belirtti, hatta bana bilet sattı.

Otobüsteki yolculardan birkaçına Haldwani’ye mi gidiyoruz diye sordum. Evet, diye yanıtladılar sorumu. Aradan bir saat daha geçtikten sonra, yanlış otobüste olduğumu fark ettim. Sonradan öğrendim ki, Hindistan’ın bu bölgesinde, bir kişinin dile getirdiği kanılara aykırı bir şey söylemek kabalık olarak görülüyormuş.

- Çoktan yalan söylemiş ya da gerçeği gizli tutmuş iseniz, daha sonra ne yapmalısınız? Yalan, karınızı aldatmak ise? Diyelim ki bunun hata olduğunu anladınız ve artık aldatma söz konusu değil: Doğruyu söylemeyi önerir misiniz? Doğruyu söylemek sizi, eşinizi, çocuklarınızı, sizinle birlikte olan evli kadını incitecek ve büyük bir ihtimalle iki evliliğin son bulmasına neden olacaktır.

-Bu soyut olarak yanıtlanması çok zor bir soru.

Sanırım, Altın Kural burada da aydınlatıcı olabilir: Öteki kişi olsaydınız bilmek isteyeceğiniz bir gizi mi saklıyorsunuz?

Bu tür soruların genel yanıtları olduğunu sanmıyorum. Sonuçta, bazı doğruların gizli tutulmasının herkesin hayrına olması mümkündür. Ama insan gerçekten dürüst bir hayat yaşamak istiyorsa, hiçbir şey gizlememenin yerini hiçbir şey tutamaz.

-Kanımca, gerçekliği yüzde yüz çarpıtmanın yalnızca yararlı olmakla kalmayıp, sonuçta ahlaki bir sorumluluk olarak görüleceği durumlar var. Sözgelimi, şu durumu alalım: Bir sevdiğiniz bir ölüm kalım ameliyatına girmek üzere ve siz bu ameliyatın başarı ihtimalinin çok ama çok düşük olduğunu biliyorsunuz. Sevdiğiniz, cerrahi müdahaleden birkaç saat önce size soruyor: “Sence, atlatabilecek miyim?” Kitabınızda ortaya koyduğunuz kanıt, en iyi ve en etik yanıtın, bildiğimiz biçimiyle doğruyu söylemek olacağını belirtiyorsunuz. Bununla birlikte, aslında bence en iyi yanıt, sevdiğiniz kişiye kesinlikle iyileşeceğini söyleyerek (ki bu, inançlarınızın yüzde yüz yanlış yansıtılmasıdır) “başkalarından dünya görüşümüzü esirgemek” olacaktır.

- Sanırım, bu durumların, doğruyu söylemeyi daha cazip kılan bazı yönlerini göz ardı etmişsiniz. İlki, ameliyatın sonucu hakkındaki güven dolu tutumunuzun yapmacıklık hissi yaratması olasılığıdır (bu, yalan söylemeyi beceremeyen birinin başına kolayca gelebilir). Sevdiğiniz kişi, korkudan ona yalan söylediğinizi sezerse, ne hissedecektir?

Şu tür bir şey söylemenizde ne sakınca var:

“Merak etme. Ameliyata çok iyi bir cerrah girecek ve ben buradan hiç ayrılmayacağım. Başka insanlar bu durumu atlatabiliyorsa, sen de atlatabilirsin”.

Bana öyle geliyor ki, bu tür telkin, yanlış bilgi aktarmaksızın anın gereklerine karşılık gelir.

KAYNAKÇA

YALAN (% 100 Dürüst Yaşamak Mümkün mü?)- Sam HARRIS(*)

İngilizceden çeviren: Kemal Atakay

Okuyan Us yayınları-1. Baskı: Ekim 2014 (125 Sayfa)

(*)Sam HARRIS-Çok satan New York Times kitapları The End of Faith (İnancın sonu), The Moral Landscape (Ahlak Manzarası) ve Free Will’in(Özgür İrade) yazarıdır. The End of Faith, Kurmaca Dışı Kitaplar Kategorisinde 2005 PEN Ödülü’nü kazanmıştır. Yazıları 15’den fazla dilde yayınlanmıştır. Sam HARRIS, Stanford Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunudur ve Kaliforniya Üniversitesi’nde nörobilim alanında doktora yapmıştır.

 

 
  Bugün 987824 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!