BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Gerçek Özgürlük - Doğan Cüceloğlu
 

GERÇEK ÖZGÜRLÜK-Doğan CÜCELOĞLU

Derleyen: Halit YILDIRIM                                      04 Ocak 2015

Giriş

Yaşamında kendisi olarak var olamamış biri, duygu, düşünce ve davranışlarıyla yaşamı özgürce kucaklayabilir mi?

Kendi yolculuğumuzu yapmak için buradayız; bu yolculukta kendimiz olabilme cesaretini bulmamız kolay değildir, ama kendimiz olmadan yaşamımızdaki hiçbir şey anlamını bulamaz.

Üniversitesi öğrencisi Timur ile emekli Profesör Yakup Bey tesadüfen tanışırlar. Yakup Bey, Timur’un gözlerinde duygu, düşünce ve davranışlarıyla yaşamı özgürce kucaklayamayan, özüne ulaşamamış bir gencin iç yalnızlığını ve burukluğunu görür. Timur, o karşılaşmadan sonra Yakup Bey’le yaptığı sohbetlerle, kültür robotluğundan şahsiyet olmaya giden bir özgürlük yolculuğuna çıkacaktır.

Sevgi mi özgürlüğe, özgürlük mü sevgiye götürür? İç yalnızlığı gözlerinden okunurken sevdiğine evlenme teklif eden, gerçek sevgiyi, gerçek aşkı sorgulayan üniversiteli bir gencin adım adım ‘Gerçek Özgürlüğe’ varışının öyküsüdür bu…

İlk Tanışma

-Haydi tanışalım. Benim adım Yakup. Ben emekli psikoloji profesörüyüm.

-Timur, Edebiyat Fakültesi’nde psikoloji üçüncü sınıf öğrencisiyim.

-Benim yetiştiğim ortamda büyükler küçüklere “sen”, küçükler büyüklere “siz” der Yakup Bey

-Biliyorum, ben de öyle bir ortamda büyüdüm.

Yakup Bey söylemek istediği şeyin önemli olduğunu vurgulamak istercesine ağır ağır konuşmaya başladı.

-İçinde büyüdüğüm ortamda küçüklere saygı duyulması konusunda aksaklıklar yaşandığının, ortada sağlıksız bir durum olduğunun farkına varmam yıllarımı aldı. Farkına vardıktan sonra yavaş yavaş bir şeyi görmeye başladım, bu tavrın altında yani içinde büyüdüğüm ortamdaki tavrın temelinde belirli bir kültüre özgü bir tanımlama sistemi var ve bana göre bu kültürün önemli aksaklıkların var.

- Alışkanlıklarımızın kaynağı benim biraz önce sözünü ettiğim kültür. O kültür içinde iki insanın onur, saygı yönünden eşit olduğu, insan insana bir sohbet kuramayız! “Siz, mürşit ve mürit ilişkisi arıyorsunuz ama ben mürşit olmak istemiyorum,” dedikten sonra durdu, “belki bu terimler sana yabancı geliyordur,” diyerek açıkladı.

“Mürşit” akıl veren, yol gösteren, “mürit” ise akıl verilen, yol gösterilen anlamına gelir. Mürşit doğru yolu gösterendir, bilendir; aydınlatır, verir, öğretir. Mürit, aydınlanan, bilgiyi alan kişidir. Ben sizinle böyle bir ilişki içinde olmak istemiyorum.

-Peki, bana “siz” deyince nasıl bir ilişki içinde oluruz?

- “Onur, saygı eşitliği olur, insan insana sohbet olur. Böyle bir sohbet içinde öğrenme kendiliğinden oluşur.”

 Timur tuhaf bir duygu içindeydi. Bir büyüğüyle saygınlık yönünden eşit olmak onu hala utandırıyordu ama aynı zamanda, bu alışık olmadığı durum karşısında başka bir yönünün özgürleştiğini hissediyordu. İnsan yerine konduğu bir sohbet içinde olmak onda hoş bir duygu uyandırıyordu.

 

Kendini keşfetmek kolay değildir, bazen yıllar alır. Çoğu insan kendini keşfedemeden ölür gider. Kendini bir tarafa itip başkalarının beklentilerine göre yaşamak çoğu kimseye kolay gelir. Ne var ki, kendisiyle ilişkisi kopuk yaşayan insan eninde sonunda bir iç yalnızlığa gömülür. Aslında sadece bir iç yalnızlık da değildir bu. Kendi özüyle ilişkisi olmayan insanın başkalarıyla da gerçek anlamda ilişkisi olamaz.

-Yakup Bey, sizin söylediklerinizi sanki içim anlıyor, ama yine de kafam karışıyor: ‘kişinin kendi özüyle ilişkisinin olması’ ne demek?

-Şimdi burada sorulacak önemli bir soru bu. Timur Bey, “soru kısa, cevabı uzun,” deyip gülümsedikten sonra devam etti.

-Buluşmalarımız devam ederse önce “Kültür robotu olmak” ve “bir şahsiyet[1] olmak” arasındaki farkı konuşalım isterim:

Biyolojik olarak yaşıyor olduğunu bilmek, yaşamının bilincinde olmak anlamına gelmez. Yaşamının sorumluluğunun bilincine varmış bir insan, kültür robotu olmak yerine bir şahsiyet olmayı hedefler. Bu kişi anlam çerçevesini kendisi oluşturmuştur ve bilinçli yaşar.

Robot

Kendi özüyle ilişkisi olmayanın gerçek anlamda kimseyle ilişkisi olamaz.

-Kültür robotu olan bir yanımız olmalı mı?

-Evet, olmak zorunda. Nasıl içinde yaşadığımız toplumda iletişim kurmak için ortak bir dil öğreniyorsak, aynı şekilde ortak düşünce ve davranış kalıpları da oluşturuyoruz. Sonuçta aynı toplumda yaşadığımız diğer insanlarla belirli ortak paydalarda buluşmak zorundayız. Bu söylediğim her toplum ve her insan için geçerli. İşte o kalıplanmış kısmıyla kişi, o toplumun bir parçasıdır. Ve hem kişinin hem de toplumun var olması için buna ihtiyaç var. Sorun, kültür robotu tarafımızın sadece bir yönümüz olmakla kalmayıp tüm benliğimizi ele geçirdiğinde otaya çıkıyor.

-Peki, şahsiyet olmayı başarmış biri “el âlem ne der”, “toplumun beklentileri nedir” konularını hiç hesaba katmaz mı?

Yakup Bey gülümseyerek yanıtladı.

-Tabii katar. Diğerlerini ve toplumu kesinlikle hesaba katar. Bir şahsiyet olmayı başarmış kişi, hem kendini hem diğerlerini ciddiye alır ve önemser!

 Ama “başkaları ne der” derken, “ben ne derim”i önemsemezlik yapmaz. Kendi özüyle tutarlı olduğu için, kişinin kendine tanıklığı, diğerlerinin ne söyleyeceğinden daha önemli ve acildir …”

-“Kişinin kendine tanıklığı” ne demek Yakup Bey?

-Başkalarının tanıklığını önemseyen, babam ne der, öğretmenim ne der, genel olarak, el âlem ne der, diye sorar ve ona göre davranır. Kendine tanıklığa önem veren ise, ben ne derim, diye sorar ve kendi gözüne hesap verecek şekilde davranır.

Kültür robotluğunda kişinin özü yoktur, sadece toplumun belirlediği formüller ve kalıplar vardır. Kültür robotluğunun tümüyle teslim aldığı bir ilişkinin geleceğinde gönüllerin solduğu, soğuduğu yalnız bir dünya vardır. Buna karşılık, bir şahsiyet olduğunda yaşanan ilişki dopdoludur! O doluluk sizin özünüzde oluşur, yabancı değil, aşina ve anlamlıdır!

-Yakup Bey, zengin kocayla evlenmek isteyen bir kadın, iyi bir aday bulunca ona ışıldayan gözlerle bakmaz mı?

-Timur Bey, zengin kocayla evlenmek isteyen bir kadın iyi bir aday bulunca ona ışıldayan-gözlerle bakar, ama bu farklı bir ışıltıdır. Bu ışıltı, et görmüş kedinin göz ışıltısına benzer. Burada erkek, o kadın için bir araçtır, bir ‘insan’ değildir. Sevgiden kaynaklı ışıltı ile hırstan kaynaklı ışıltı birbirinden farklıdır. Şahsiyet olmayı başarmış bir insan bu ikisi arasındaki farkı ilk bakışta anlar.

Bir erkeğin hayatında onu kahramanı olarak gören, ‘sen benim kahramanımsın’ diye bakan bir kadının olması önemli. Çoğu böyle bir gereksinmenin bilinçli olarak farkında olmasa da, sezgisel olarak tüm erkekler böyle bir arayış içerisindedir.

Az ve Çok

 Yaşamak bir ziyafettir. Bu ziyafete davetli kişiler pek çoktur ama masaya oturmayı başaranlar, çok azdır. DARWIN

Bir gün biraz aç olduğunu hissederek kendisine bir simit, kuşlar için de bir simit alarak parçalara ayırmaya başlamış. Çayını ısmarlamış. Nedense o gün hiç kuş gelmemiş. Kuşlar için ayırdığı simit parçaları elinde kalmış.

Bu hanımefendi, öyküsünü benimle paylaşırken şöyle demişti: Kuşlara simit verirken kendimi güçlü hissediyordum; sanki onların sahibi bendim ve onlar benim sayemde hayatta kalıyordu ve bana muhtaçtı. O gün gelmediler. O gün içimde yalnızlık ve mutsuzluk hissettim. Elimdeki simit parçalarına baktım, bana hiçbir anlam ifade etmediler. Kuşlar olmadan o simit parçalarının bir anlamı kalmamıştı. O an anladığım şu oldu; kuşların bana muhtaç olduğu kadar ben de onlara muhtaçtın. Kuşlar olmadan o simidin bir anlamı yoktu!

Bir insanın yaşamının anlamı, o insanın “ben”nini aştığı yerde oluşur.

-“Hayatına anlam katmak” ne demek ve niçin önemli?

- “Eceli gelmeden ölmek” nedir bilir misin? Hayatının anlamını kaybedenler ve şu veya bu şekilde yerine koyamayanlar, yaşarken ölü gibi olurlar bazıları sessiz sedasız intihar eder. Bir insanın en önemli zenginliği onun hayatının anlamıdır, olgun insan bu hazineyi kaybetmeyi göze alamaz.

İnsan sürekli hayatını daha anlamlı kılmaya çalışır. Bir insan kendi isteyerek bir fedakârlık yapmışsa, hayatını daha anlamlı kılmak için yapmıştır. İnsanın gerçek kimliğini, hayatını nasıl anlamlı kıldığına bakarak, keşfedebilirsiniz. Bazı insanlar dünya beni görsün diye, bazı insanlar ise dünyayı görmek için dağlara çıkar.

Kendi İçinde Bütünlük

Prof. Mümtaz Turhan, Tanzimat’tan bu yana bilimsel tutum ve bilimsel düşüncenin aydınlarımız ve yöneticilerimiz tarafından anlaşılmadığını söylemiştir

 Mümtaz Turhan, gerçek bir bilim insanıydı ve senin bulunduğun bölümün kurucusudur. Mümtaz Turhan, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı karşısında savaşlarda kaybetmeye başlamasını ve bu kaybın süregitmesini Osmanlı’nın bilimsel düşünceye geçemeyişinde gören ve bunu açık olarak ifade eden önde gelen kişidir.

Sadece Osmanlı için değil, bugünün toplumu için de konuşmuştur. Toplumsal, ekonomik, siyasal ve eğitim sorunlarının temelinde bilimsel tutum ve yaklaşım eksikliğine işaret etmiştir. Uygar bir toplum olabilmek için bilimsel düşünce ve tavrın vazgeçilmez olduğunu sürekli söylemiş ve kitaplarında, konferans ve seminerlerinde bu fikrin altını çizmiştir.

Farkında olan kişi 5N1K’nın bilincindedir.”

-Yani?

-Yani, kendi değerlerinin ve hedeflerinin bilincindedir ve o  nedenle davranışının, şu sorulara cevabını bilir.

1. Niçin.

2. Nereye?

3. Nasıl?

4. Ne kadar?

5. Ne zaman?

6. Kim olarak?

Böyle bir kişi kendi içinde tutarlıdır ve güven uyandırır.

Karanlığın Rengi

Timur Bey, dedi Yakup Bey, “sizi bu ülkenin zenginliği olarak görülebilecek iki dostumla tanıştırmak istiyorum: Kerim ve Selim Altınok kardeşlerle. Altınoklar ikizmiş. Doğumlarından sonra yavaş yavaş görme yetilerini kaybetmişler ve lise çağında tamamen kör olmuşlar. Buna rağmen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden birincilik ve ikincilikle mezun olmuş ve daha sonra hukuk doktorası yapmışlar. Yaşam öykülerini anlattıkları ‘Karanlığın Rengi Beyaz’ adlı bir de kitapları varmış.”

Bir bilgi vereyim: Doğuştan kör olanlar rüyalarını ses ve dokunuş olarak görürler, biçim olarak değil.

Reşat Atalar’ın girişimiyle benden engelli çocukları olan ailelere bir konferans vermem istendi. ‘Bu benim uzmanlık alanım değil,’ dedim ama ana-babaların iletişim konusunda bilinçlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleyerek beni ikna ettiler.

Konuşmamı insanın özü üstüne kurmuştum. Temel mesajım şuydu: Biz gözümüz değiliz, biz bacaklarımız kollarımız değiliz, biz kulaklarımız değiliz, biz bir yaşam yolculuğuna çıkmış canlarız ve canda engel yoktur. Ana-babalar, öğretmenler, tüm toplum topalın topallığını, körün körlüğünü, sağırın sağırlığını değil, esas olan özü, o canı görmeli.

 Şunu hiç unutmamak gerek: Gören bir insanın işitme gücü ile görmeyeninki arasında normalde hiçbir fark yoktur. Görmeyenler doğal olarak işitme duyularını daha çok kullandıklarından beynin işitsel algıları değerlendirme yeteneği daha fazla gelişir, durum bundan ibaret. Böylece bir kör, karşıdan gelen kişi örneğin üzgünse bunu, gelenin adımlarının temposundan ya da konuşurken sesine yansıyan hüzünden anlayabilir.

Körler tınıları, görenlerin sadece görmeye odaklanıp kulaklarından, tenlerinden kaçırdıkları pek çok şeyi yakalar. Yaprakların hışırtısını, dalgaların sesini, vapur düdüğünü. yosun kokusunu duyar. Görenlerin göz ardı ettiği şeyler, görmeyenlerin yakaladıklarıdır ve görenlerin kör oldukları dünya, onların bulup çıkardıkları hazinelerdir.

Aslında görenler, görmemeyi körlerden daha vahim biçimde niteler. Oysa görmeyenler önlerinde kapalı bir dünya olduğu fikrini unutur, bunu hemen hemen hiç düşünmezler.

Görmeyen bir insan genellikle içinde bulunduğu ortamın yapısını duyduğu seslere, dokunma duyusuna ve hava akımının gelişine göre değerlendirip kafasında bir mekân şekli oluşturur; karşısında bulunan insanlar ve eşyalar konusunda bir derinlik duygusuna sahip olur. Konuştuğu ya da yeni tanıştığı insanlar için zihninde bir imaj bile oluşur.

“Entelektüel dünyasını geliştiren görme engelli bir insanın körlüğünü düşünecek ya da hatırlayacak zamanı yoktur,” diyerek Kerim Bey söze girdi. “Elbette sokakta ya da bazı alanlarda hareket etmekle ilgili güçlükler yaşayabilir. Örneğin bir yerden bir yere gidinceye kadar genellikle gören bir insana oranla zihin daha çok yorulabilir. Çünkü yolda çevreyi algılamak için işitme duyusunu ve beynini daha fazla kullanmak zorunda kalır, istediği yere güvenle gidebilmek için daha çok dikkat harcar. Bunlar da elbette onu yorar, ama her canlıda bulunan kendini gerçekleştirme dürtüsü tabii ki kör bir insanın da içinde vardır ve önüne çıkan zorlukları aşmak onun için ayrı bir mutluluk nedeni olacaktır.”

Aslında körlük mavi ya da siyah gözlü, uzun veya kısa boylu olmak gibi bir karakteristik fark olarak değerlendirilmelidir. Toplum ve görmeyenin kendisi körlüğü abarttıkça ve üzerine olumsuz anlamlar yükledikçe, ister istemez iki yönlü olarak yanlış yaklaşımlar gelişecektir.

Kişinin mutluluğu fiziki durumundan çok beynindekilere bağlıdır. Görme duyusu ve bütün organları sağlam olduğu halde psikolojik sorunlar içinde umutsuz yaşayan insanlar bulunduğu gibi, tamamen kör olup da hayatı son derece üretken ve mutlu geçen insanlar vardır. Belirleyici olan engelli ya da engelsiz olsun, insanın yaşam karşısında duruşunun sağlamlığıdır.

Kör birçok algıyı devamlı olarak değerlendirir, bir görenden daha dikkatli yürür, bu nedenle trafik kazası geçiren yayalar arasında fazla kör yoktur. Kaza geçiren körlerin çoğu, yetersiz de olsa görenlerdir ve bu görüşlerine aşırı güvenerek kendi kendine karşıdan karşıya geçmeye çalışanlardır.

Dünyada her şey görme duyusu olanlara uygun biçimde düzenlenmiş. Bir dostumuz şöyle demişti: “Bu dünya’ henüz körler için hazır değil, bu iş daha zaman alabilir.” Zamanımız var, belki dünya bizim için hazır değil, ama biz bu dünya için hazırız, hazırlıklıyız.

Son istatistiklere göre nüfusumuzun % 12’si engellidir ve özellikle görmeyen çocukları olan ailelere, genel olarak da tüm topluma mesajlar vermek istiyoruz.

YGA/Yüreğinden Güç Alanlar

Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır. Yunus Emre

Yakup Bey, YGA’nın kurucusu Sinan Yaman’la bir buluşma ayarladığını haber verdiğinde Timur çok heyecanlanmıştı. Buluşma gününün gelmesini sabırsızlıkla bekledi. YGA’nın ofisine giderken Timur’un aklında Yakup Bey’e sormak istediği birçok soru vardı ama Yakup Bey, sorularını Sinan Yaman’a sakla, tavrı içindeydi.

Sinan Bey, “YGA’yı araştırırken bu harflerin açılımının Young Guru Academy olduğunu gördüm. İlk başta Aisec, Rotary gibi yurtdışında kurulmuş Türkiye’de faaliyet gösteren bir kuruluş olduğunu düşünmüştüm. Ama araştırmaya devam edince İstanbul merkezli ve kurucusunun da siz olduğunuzu öğrendim. Şimdi sizi de tanımaya başladıkça bu soruyu daha çok sormak istedim. Neden İngilizce bir isim seçtiniz?”

Sinan Yaman gülümseyerek açıkladı. “Bundan on beş yıl önce YGA hayalini ilk babamla paylaştığımda, ‘Sana mı kaldı Türkiye’de lider yetiştirmek?’ demişti. ‘Baba yanlış anladın, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada liderleri yetiştirmek istiyorum,’ dedim. Harvard’dan, Stanford’dan öğrencilerin de bu programa katılacağını, onların da sosyal bilinçli lider olarak yetiştireceğimi anlattım. Babam o zaman gülmüştü, Bugün baktığınızda YGA Harvard’ın dünyadaki 6 global ortağından biri ve her sene Harvard, Stanford, MIT’den öğrenciler YGA’ya başvuruyor. Seçilenler liderlik programına katılmaya hak kazanıyor. O yüzden ismi İngilizce. Zaten hayalimiz uluslararası bir liderlik okulu olmaktı.”

-YGA dünyanın en çok başvuru alan sivil toplum örgütü imiş, siz YGA’ya başvururken hiç seçilemem endişesi taşımadınız mı Gökhan Bey?

- Gökhan Bey gülümseyerek cevapladı.

-İlk başvurumda seçilememiştim.

- Peki, başvuralar arasından seçim yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

-YGA’da şu dört özelliğe bakarak birlikte çalışacağımız kişileri seçiyoruz:

·         Egosu küçük,

·         Kalbi büyük,

·         Zihni berrak,

·         Elleri hızlı.

Biz böyle arkadaşlarla daha iyi bir dünya hayali için birlikte başarabileceğimize inanıyoruz

Bize en çok sorulan şeylerden biri de seçerken üniversiteye, bölüme, not ortalamasına bakıp bakmadığımız, oluyor. Aslında özgeçmişe değil, öz geleceğe bakıyoruz. Birlikte hayal kurabileceğimiz, ‘birlikte ·hayallerimizi projelendirebileceğimiz, birlikte projelerimizi hayata geçirebileceğimiz hayal ortakları arıyoruz.

Ben ve YGA icra kurulunda görev alan diğer arkadaşlarım, üniversitede YGA’ya seçilmiş ve sonrasında bu liderlik programına katılmış kişileriz. YGA liderlik okulu kendi liderlerini yetiştiriyor. Bizler üniversitede YGA gönüllüsü olarak görev alırken 5 bin saate yakın eğitim aldık, projelerde çalıştık. Her birimiz yaklaşık 600 arkadaşa liderlik etti. Ayrıca 15 bin saate yakın profesyonel çalıştık. İş hayatında 30 yıla yakın çalışan bir kişiden belki daha çok karar vermiş, kesinlikle de daha çok hata yapmışızdır.

-Günümüzde birçok liderlik okulu var; YGA’yı farklı kılan nedir?

-Biz liderliğin amfilerde, eğitim salonlarında, yapay ortamlarda değil, hayatın içinde, karar verirken ve sorumluluk alırken gelişeceğine inanıyoruz. YGA’ya seçilen arkadaşlar, liderlik kabiliyetlerini, bahsettiğimiz 50 ilde bulunan 150 liderlik atölyesinde geleceğin sosyal bilinçli liderlerini yetiştirirken geliştiriyorlar. Öğretirken, paylaşırken öğreniyorlar.

YGA’nın mevcut kuruluşlardan farkını şu şekilde özetleyebilirim.

Üç tip kuruluş vardır:

1.      Günü kurtaranlar – Balık veren,

2.      Bir kişiyi kurtaranlar – Balık tutmayı öğreten,

3.      Geleceği kurtaranlar – Balık endüstrisinde devrim yaratacak liderleri keşfeden ve yetiştiren.

Biz üçüncüyü gerçekleştirmek amacıyla kurulmuş bir liderlik okuluyuz.

YGA’nın yetiştirdiği gençler şu an 850 bin görme engellinin hayatını değiştirebilecek bir inovasyonu hayata geçirdiklerinde, fosil yakıt tüketmeyelim diyerek yenilenebilir enerji üzerine şirketler kurup, Türkiye’de ve dünyada ilk defa gerçekleşen dev dönüşüm projelerine imza attıklarında biz, “Ne mutlu bu anlamlı seferde birlikte olana!” diyoruz.

Bir Düşün!

Vicdan yoksa bilgi ruha sadece zarar verir. RABELAIS

Maslow’un gereksinmeler kuramı psikoloji tarihinde önemli bir aşamadır. Ama onun tanımladığı beş temel gereksinim (Fizyolojik, Güvende olması, Ait Olma, Saygınlık ve Kendini Gerçekleştirme) gereksinmeleri hiyerarşik bir yapılanma içindedir. Yani sıradaki ilk gereksinim karşılanmadan bir üst gereksinime geçilmez.

 

Benim söylediğim yaklaşımda bir eşzamanlılık vardır: Kişi aynı zamanda bütün gereksinmelerin etkisindedir. Maslow’un yaklaşımında karnı aç bir adam karnı doymadan anlam arayışına girmeyecektir. Benim söylediğim ise kişi anlam bulmak için gerektiğinde aç kalmayı tercih edebilir.

-O zaman, kişi, daha az para kazansa da kendisi için daha anlamlı bir işe geçmeyi tercih eder.

-Kesin bir şey söyleyemem Timur Bey, ama yapılan bir araştırma gösteriyor ki işten ayrılıp başka bir işe girenlerin % 78’i bunu daha fazla para kazanmak için değil, daha anlamlı bir iş için yapmışlardır.

-Yani, para kazanmak iş hayatının tek amacı değil. Ben böyle bir anlam çıkarıyordum.

-Haklısınız, iş hayatı kişinin tüm hayatının bir parçasıdır. İnsanın işini, onun yaşamının tümünden ayrı düşünemeyiz. O nedenle insanın gereksinmelerinin tümü işine yansır.

-‘Gereksinme türlerinden biri de gönül gereksinmeleridir. İnsan bir birey olarak özgür olmayı, bağımsız: olmayı ister. Ne var ki, bir süre sonra tek olmaktan sıkılır, arkadaşı, dostu olsun ister.

Hem özgür olma, hem de biriyle ilişki içinde olma isteği doğuştan vardır. Sağlıklı, normal insan, bir ailesi, bir yuvası olsun ister. Çalıştığı yerde arkadaşları olsun, meslektaşlarıyla anlamlı ilişkiler kursun, bir ekibin parçası olsun ister. Hem özgür, hem ait olmak ister. Tuttuğu bir futbol takımı, bir siyasi partisi, mahallesi, komşusu olsun ister. Bunun için sanırım, “Yalnızlık Allah’a mahsustur” derler.

Diğer insanlarla birlikte olmamak, arkadaşı olmamak herkesin bildiği ve anladığı bir yalnızlık türüdür. “Adam yalnız, konuşacak hiç kimsesi yok,” derler. Ve bunun ne demek olduğunu hemen anlarız. Başka bir yalnızlık türü vardır ki, toplumumuzda bundan pek söz edilmez ve çoğu insan bunun üstünde hiç durmaz. Kendi özünden kopukluğun oluşturduğu iç yalnızlık. Bazı kişilerle arkadaş olmak için kendi özünden uzaklaşan insan iç yalnızlıkla karşı karşıya kalır. Böyle durumlarda kişi kendi özünün dostluğundan mahrum kalır.

Diyelim ki göreviniz icabı yeni bir ortama taşındınız ve orada arkadaş edinmek istiyorsunuz ve yine varsayalım ki rüşvet almayı ve vermeyi kendi öz değerlerinize ters buluyorsunuz. Ama yeni görevinizde çevrenizdeki herkesin bir rüşvet ağının parçası olduğunu görüyorsunuz. Onlardan biri olursanız, yani siz de onlar gibi davranırsanız, onların ekibinin bir parçası olursanız, sizinle arkadaş olacaklar; arkadaş olmazsanız sizi dışlayacak, yabancı olarak görecekler…

 Aynı anda iki şeyin farkında olmak gerek:

1.      Birincisi arkadaş, dost edinmenin önemini bilmek,

2.      İkincisi kendi öz değerlerinden ödün vermemeye özen gösterip, kendi özünün dostluğundan vazgeçmemek.

Önce şunu söylemek istiyorum, her insanın var olabilmesi için ‘ben’i düşünmesi, kollaması, beslemesi ve geliştirmesi gerekir, yani bir miktar ‘bencil’ olması gerekir. Bu gerçekçi, doğal ve sağlıklı bir bencilliktir. Ama bencilliğin aşırı dereceye çıktığı durumları kast ediyorsak, evet, bencil insanın mutlu olması zordur çünkü yaşamının anlam sahası kısıtlıdır ve ister istemez bir süre sonra kendini yaşamdan kopuk hissetmeye başlar. Ama unutmamak gerek, bencil insan, kültür robotu olduğu süre içinde bencil olduğunun farkında değildir.

-Bencil insan, bencil olduğunun farkında olmazsa ne olur yani nasıl bir insan olur ve nasıl bir hayat yaşar?

-Asık suratlı, yanına yaklaşılması zor bir insan olur. Öfkelidir. Geçimsizdir. İşbirliği yapmaz. Her şeyde olumsuz bir niyet arar. İdeolojik saplantılar geliştirir.

 Öğrenilmiş cehalet, doğru bilinen yanlışların nesillere aktarılmasıyla oluşur. Tehlikelidir çünkü gerçek doğruların öğrenilmesini engeller.

Anlam Çerçevesi

-Şu masada bir kadın ve bir çocuk var. Görüyor musunuz?

-Evet, görüyorum, bir anne ve çocuğu.

 -Evet. Bana anneyi tanımlar mısın?

-Çocuğu olan kadın.

-Evet. Türkçe konuşan birine masadakilerden hangisi anne, diye sorsan orada kimi göstereceğini bilir. Ve İngilizce konuşan birine aynı soruyu İngilizce sorsan, o da aynı kişiyi gösterir.

-“Anne” kelimesinin işaret ettiği bir kişi vardır. Buna “imgesel anlam” adını veririz. Aslında sözlüklerde yazılı olan açıklamalar kelimelerin imgesel anlamlandır.

-Ne demek imge?

-İşaret demek.

-Evet, kelimenin ‘imgesel anlamı’ demek de, o ‘kelimenin işaret ettiği şey’ demek oluyor. ‘Sandalye’ dediğim zaman bir nesne anlaşılır. Bu sözcük dış dünyada bir nesneye işaret eder. ‘Elma’ sözcüğü ise bir başka nesneye işaret eder.

Ancak imgesel anlamı bütün dillerde aynı olduğu halde, ‘anne’ kelimesinin duygusu ve ifade ettiği değer bütün dillerde aynı değildir. Ben burada hep dil kavramından söz ediyorum, ama aslında dil/kültür bütününden söz ettiğimi bilmelisiniz. Şimdiden sonra dil dediğim zaman, lütfen o dili konuşan toplumun kültürünü de ifade ettiğimi bilin. Ben önceleri bu ayırımları bilmiyordum, daha sonra öğrendim.

Doktora çalışmamı, Amerika’da Illinois Üniversitesi’nin Champaign-Urbana yerleşkesinde yaptım. Tez hocam Prof. Charles E. Osgood idi. Kendisi dil psikolojisi olarak ifade edebileceğim psikolinguistik alanının kurucularındandır. Prof. Osgood, yirmi dört dil/kültür grubunda karşılaştırmalı araştırmalar yapmış ve sözcüklerin duygusal anlamlarını ölçmeye çalışmıştır.

Ve imgesel anlamı aynı olan kelimenin duygusal anlamı bir dil/kültürden diğer dil/kültüre değişmektedir.

-Peki, Timur Bey, Ortadoğu coğrafyasında mı, yoksa bol kar ve yağış alan Finlandiya’da mı suyun duygusal değeri daha yüksek olacaktır? Coğrafya bilginizi kullanarak bir tahmin yürütün.

-“Çoğunlukla kurak bir bölge olan Ortadoğu’ da tabii,” dedi Timur, hiç düşünmeden.

-Ve Osgood’un çalışmaları da aynen bunu göstermektedir. Araştırma sonuçlan göstermiştir ki, imgesel olarak aynı nesne olmakla beraber, ‘su’ Arap ve Fin dil/kültür gruplarında farklı değerler almaktadır. Bahse girerim, Fincede ‘su gibi aziz olasın’ veya yağmur için ‘rahmet yağıyor’ ifadelerini bulamazsınız.

Yine bahse girerim ki, Arapçada bulabilirsiniz. Yani Arap ve Fin dil/kültür gruplarında farklı değerler almaktadır.

Yani Arap ve Fin dil/kültürlerinin Değerlendirme Sistemleri farklıdır. Osgood’un çalışmaları da bu sonuçlan gösteriyor.

Amerikalı da Türk de ‘anne’sinden söz ederken aynı imgesel anlamdan söz ediyor, ama aynı değer ve duygulardan söz etmiyor. Bizim geleneklerimiz içinde büyümüş biri bilinçli olarak farkında olmasa da ‘anne’ deyince derinden, gönülden sevilecek, saygı duyulacak, uğrunda fedakârlık yapılacak kutsal, yüce bir ‘varoluş ’tan söz ediyor.

Türk kültüründeki kadar emin konuşamasam da, yetişkin bir Amerikalı ‘anne’ deyince, görevini tamamlamış, artık çocukların hayatından çıkması gereken ve evlatlarıyla ilişkisine sınırlı bir biçimde devam edecek olan bir kişiden söz ediyor olduğunu söyleyebilirim. Amerikalı ve Türk için ‘anne’ imgesel olarak aynı, ama duygusal değerler, sınırlar ve sorumluluk bilinci bakımından aynı değildir.

 Geleneksel Türk kültüründe evlat, anneye ve babaya ‘ait’ bir varlık olarak anlaşılırken, modern Amerikan kültüründe kendi yaşamı olan, anne ve babadan bağımsız bir ‘birey’ olarak tanımlanır.

Amerikan kültürünü tanımama yardım eden pek çok deneyimim oldu. Bir keresinde üniversite eğitimli bir Amerikalı aileye misafirliğe gitmiştik. Ailenin sekiz yaşlarında bir kızı ve üç yaşlarında bir oğlu vardı. Evlerine gittiğimizde oğlan çocuğu kendi odasında kendi başında oynuyordu, odasının kapısı kapalıydı. Hep birlikte yürüyüşe çıkmaya karar verince- Amerikalı. Baba, “Parka gideceğimizi oğluma haber vereyim,” diyerek ayağa kalktı, odanın kapısını vurdu, içeriden ses duyuncaya kadar içeri girmedi. Hayretle ve dikkatle bakıyordum. İçeriden, ‘Ne var?’ sorusu gelince, ‘Girebilir miyim, seninle konuşmam lazım’, dedi baba. Çocuk ‘Tamam,’ dedikten sonra odanın kapısını açtı, parka gideceğimizi, on beş dakika sonra çıkmaya hazır’ olmasını, tuvalete gidecekse şimdiden gitmesini söyledi. Çocuk oyunu bıraktı, babasını dinledi. Baba, dinlediği için oğluna teşekkür etti ve ‘Kapıyı kapatayım mı, açık mı kalsın’? diye sordu. Çocuk, ‘Kapat,’ dedi ve gürültülü oyununa geri döndü. Baba kapıyı kapattı, oğluyla etkileşimden memnun, güler yüzle yanımıza döndü.

-Peki, bu tavır Amerikan ailelerinde yaygın mı?”

-Hayır, değil. Bizim toplumumuzda görebileceğiniz tüm değişik aile türlerini orada da görebilirsiniz. Cahili, bağnazı, ırkçısı, paraya tapanı, kendi köken kültürüne yani duruma göre Çinli, Meksikalı, İtalyan, Yunan, Rus veya Alman köküne körü körüne bağlı olanlar da var. Ama Amerika’da doğmuş büyümüş ve eğitim görmüş olanların çoğunluğu yukarıda anlattığım tavrı genellikle sergiliyor.

-Yakup Bey ben Amerikan dış politikasını oldukça saldırgan ve saygısız görüyorum. İnsana böylesine saygı gösterilen ailelerden yetişen insanlar nasıl oluyor da böyle bir politika izleyebiliyorlar?

-Amerikan kültüründe üç-dört temel eksen var.

Bunlardan biri üniversite ve araştırma kurumlarının temsil ettiği aydın Amerikalı tipi. Örneğin Noam Chomsky, aydın Amerikalı tipini iyi temsil eder.

İkinci eksen, savaş endüstrisinin arkasındaki işadamı tipi. Bu tür insanlar çok güçlüdür ve dışarıdan görülmeyen ilişkilerle işini senato ve hükümetle sessizce yürütür.

Üçüncü eksen, para kazanmaya yönelmiş, para ve para kaynaklı güçten başka hiçbir gerçek değer tanımayan iş hayatıdır.

Bir de dördüncü eksen vardır ki, bütün bu tür üç eksenle şu veya bu tür ilişkiler kuran dini ve sosyal kurumlardan oluşur.

Yani karşımızda tek bir tablo yok; oldukça karmaşık ve sürekli dengeleri değişen bir tablo var. Medya bütün bu eksenleri yansıtır; bazen destekler, bazen karşı çıkar, bazen ilgisiz kalır. Ama tahmin edebileceğiniz gibi medya da uzun süre paraya kayıtsız kalamaz. Benim demin verdiğim örnek aydın Amerikalı baba örneği.

Yirmi altı yaşındayım. Amerika’ya yeni gitmişim. Osgood’un araştırma asistanlığını yapıyorum. Aynı odada, John ve Gary adında iki asistan daha var. Bir cumartesi günü ofise gittiğimde, halının üstünde emekleyen bir oğlan çocuğu gördüm. Gary oğlunu getirmişti. Herkes kendi işini yapıyordu, ben de masama oturdum, çalışmaya başladım. Odada oldukça alçak meşin bir koltuk vardı. Fark ettiğimde, çocuk ona çıkmaya çalışıyordu. Bir bacağını atıyor, tutunuyor ama bir türlü koltuğa çıkamıyordu.

Çocuk bunu 4-5 kez denedi. Baba bir yandan çalışırken bir yandan göz ucayla oğlunu takip ediyordu. John ise hiç ilgilenmiyordu; tamamıyla kendi işiyle meşguldü.

Çocuk yine deneyip çıkamayınca yerimden kalktım, çocuğun koltuk altlarından tuttum, ‘Hoppa!’ dedim ve onu meşin koltuğun üstüne bıraktım. Çocuk hiç beklemiyordu, önce şaşaladı, sonra koltuğun üstünde öyle kalakaldı.

Vazifesini yapmış bir amcanın mutluluğu içinde gülümseyerek Gary’e baktım. ‘Nedeni yaptın?’ diye sordu. Vazifesini yapmış bir amcanın rahatlığı içinde, ‘Çıkmaya çalışıyordu,’ dedim. Gary, ‘Ben de biliyordum çıkmaya çalıştığını, sen niye yaptın?’ diye üsteledi. Şaşırdım ve sinirlendim. İçimden, bu Amerikalılara iyilik yaramıyor, diye düşündüm. Ama merak etmekten de kendimi alamıyordum.

Sonra sordu, ‘Sen ne yaptığının farkında mısın?’ İçimden yine sinirlendim. İstanbul psikolojiyi bitirmiş, iki yıl asistanlık yapmış, aydın bir insandım. Ne yaptığının farkında olmayacak biri değildim. ‘Bak,’ dedi, ‘çocuk koltuğa çıkacağına inanıyordu. Belki yarım saat, belki bir saat uğraşacaktı ama eninde sonunda çıkacaktı. Öyle uzundan tutmuyordu, çıkacağına inanmış biri olarak, kedi yavrusu gibi tutunmuştu. Bırakmayacaktı, deneyecek, deneyecek, en sonunda çıkacaktı. Çıkınca dönüp bana bakacaktı. Ben de ona, çıktın. diyecektim. Sonra inecekti, yine uğraşacaktı, bir saatte çıktığını belki yirmi dakikada çıkacaktı. Bugün bütün gün onunla uğraşacaktı ve belki de beş dakikada çıkar hale gelecekti. Bu onun bugünkü zaferi olacaktı. Sen onun zaferini çaldın’

 Öylece bakakaldım. Bu hayatımda hiç unutamayacağım bir ders olmuştu bana!

 Gerçekle Uyumlu Değerler

 İnsanların neye doğru, neye yanlış dediği tarih boyunca önemli olagelmiştir. Babana dahi güvenmeyeceksin, akıllı insan kimseye güvenmez, diyen toplumlar vardır. Öbür yandan toplumda insanların birbirine güvenmesini önemseyen ve çocuk yetiştirirken bu güven duygusunu tesis etme ve sürdürmeyi kendine temel görev sayan toplumlar da vardır.

Birinci türden toplumlar nifak, aldatma, cingözlük, alavere dalavereyi akıllılık olarak görmüşlerdir, Ben şuna inanıyorum, tarih boyunca insanlar arasında güveni bir değer olarak görmeyen hiçbir toplum sağlıklı bir toplum olarak barış ve huzur içinde yaşamını sürdürememiştir.

Akıllı insan kime güveneceğini temkinli bir arayışla keşfeder, ama iki şeyden vazgeçmez:

1.      Güveneceği insanlarla birlikte olmak,

2.      Güvenilecek bir insan olmak

İnsanlık tarihinde farklı değerlerinki en kanlı kavgalar, savaşlar, isyanlar farklı değerlerin çatışmasından çıkmıştır. ‘Benimki doğru’ diyenin karşısında mutlaka, ‘Hayır benimki doğru, seninki yanlış,’ diyenler çıkmıştır.

Medeniyetler tarihini inceleyen Samuel Huntington bir kitabında, ‘Medeniyetlerin çatışması dünya barışının karşısındaki en büyük tehlikedir ve medeniyetlere bağlı uluslararası düzen bir dünya savaşına karşı en büyük güvencedir,’ der.

Huntington şöyle diyor. ‘Soğuk savaş sonrası dünya halkları arasında en önemli farklılıklar ideolojik, politik veya ekonomik değil kültüreldir.’

 Halklar ve uluslar insanoğlunun karşı karşıya kaldığı en temel soruyu yanıtlamaya çalışıyorlar: ‘Biz Kimiz?’ Ve şöyle devam ediyor: ‘Halklar kendilerini ecdatlarıyla, dinle, dille, tarihle, kültürel değerlerle, geleneklerle ve kurumlarla tanımlayarak, Biz Kimiz, sorusunun cevabını tanımlıyorlar; kendilerini kültürel gruplarla özdeşleştiriyorlar. Kabileler, etnik gruplar, dinsel topluluklar, uluslar ve en geniş düzeyde de medeniyetler, politikayı sade çıkarlarını geliştirmek için değil, aynı zamanda kimliklerini tanımlamak için kullanıyorlar.

Diğerlerini ötekileştirerek kim olduğumu tanımladığımda, ‘Ben erkeğim. Sen kadınsın,’ derim, ‘Ben öğretmenim, sen öğrencisin,’ derim.

Bu yetmez, ‘Benim param var, sen fakirsin,’ derim ve en büyük ayırımcılığı da, ‘Ben Müslümanın, sen gâvursun,’ diyerek yaparım. Bu da yetmezse, ‘Ben Türküm, sen Kürtsün,’ derim.

Biri bana, ‘Neden böyle yapıyorsun?’ diye sorma cüretinde bulunursa, önce öfkelenir, sonra derim ki, ‘Ne cahilsin sen!’ Unutma, bizler kime karşı olduğumuzu, kime düşman olduğumuzu anlayınca kim olduğumuzu keşfederiz.

Amerika’da yüzyıl önce koyu bir ırkçılık vardı. O dönemden bugüne kadar geçen zamanda anlam çerçevesi içine giren öğelerde bir değişiklik olmadı. Ama bu anlam çerçevesi içinde yer alan öğelerin birbirleriyle ilişki kuruş tarzı, ilişki kuruş değerleri değişti.

Irkçı bakış tarzı, ben beyazım sen siyahsın, diyordu ve siyah olmayı aşağılanacak, iğrenilecek bir durum olarak görüyordu. Şimdi ben beyaz insanım ve sen siyah insansın ve ikimiz de eşit haklara sahip saygı değer, onurlu insanız diyor. Ve bu değişimin sonucu Amerikan toplumu yönetimin başına siyah bir başkan seçebiliyor. Bu durum, Türkiye’nin Ermeni kökenli Hıristiyan bir vatandaşının başbakan ya da cumhurbaşkanı seçebilmesi gibi bir durumdur. Hayal edebiliyor musun?

Korku kültürünün tanımlama süreci, gaddarlık yapma eylemini bünyesinde taşır, beraberinde getirir. Bir örnek vermek gerekirse:

O zaman korku kültürü içinde kurulmuş bir evlilik ilişkisine, baskın olan erkeğin gözünden bakalım. Böyle bir erkek, ben erkeğim sen kadınsın diyecek ve bu farklılık sürekli olarak ön planda olacak. O, erkek olarak güçlü olmalı, karşı taraf da kadın olarak güçsüz kalmalı. Sürekli bu şekilde ilişki kuracaktır; tüm konuşmaları, etkileşimleri, yüz ifadesi, beden duruşu kendisini güçlü, karısını güçsüz durumda tutacak şekilde olmalıdır. Örneğin karısı ondan izin almadan konuşamayacak, evden dışarı çıkamayacak, yeni bir şey alamayacak, giyemeyecek, yeni bir kitap alıp okuyamayacak. Yani ona sormadan bir şey yapamayacak. Neden? Çünkü kendisi ‘erkek’ ve o ‘kadındır’ ve o kültür içinde karı koca ilişkisi bu farklılıklar üzerinde kuruludur.

-Yani eşiyle kültür robotu hayatı yaşıyor.

-Evet. Erkek olarak tüm ilişki kuruş tarzında, o evde onun en güçlü olduğunu kimsenin yani karısının, çocuklarının, varsa evde hizmet edenlerin unutmaması gerekir. O nedenle asık suratlı, her an biraz öfkeli ya da öfkelenecekmiş gibi bıkkın, gergin ve soğuk görünmelidir. ‘Karı’ onun yanında sürekli dır dır edememeli, istediği zaman konuşamamalıdır. Çocuklar yanına desturla yaklaşmalı ve o da sevgisini onları uyurken öperek göstermelidir.

Dışarıda güler yüzlü olabilir ama evde asık suratlı, bıkkın, küskün ve öfkeli görünmelidir. Güler yüzlülük zayıflığın alametidir ve ona yakışmaz. Kadınlar güler yüzlü ve acıma duygusuna sahip olabilir ama onun erkek olarak asık suratlı ve insafsız, gaddar olması gerekir.

-Korku kü1türünde, ‘saygı duyulacak’ kişi olmak demek, ‘korkulacak kişi olmak’ demektir; aksi takdirde ‘çoluk çocuğun oyuncağı’ olur. Korku kültürü içinde yetişmiş bir erkek için bu ayıplanacak, utanılacak bir durumdur

İkinci ilişki kuruş tarzı, benzerlikleri öne çıkartır; ilişki kuranın temel amacı hem kendine hem de ilişki kurduğu insana hizmet etmektir.

Burada sen-ben değil, ‘biz ilişkisi’ söz konusu olacaktır. Biz demekle biz olunmaz, ilişkide ‘biz’ değerlerini canlı tutmak yaşatmak gerekir.

Bu kültürde erkek ve kadın, bir ekibin parçalarıdır. Sürekli o şekilde ilişki kurarlar. Tüm konuşmaları, etkileşimleri ikisini de işbirliği içinde ortak amaca hizmet eder durumda tutar.

-Yani eşler, kendi seçimlerini yapabilen birer olgun şahsiyettir.

-Evet, aynen öyle. Aile üyesi olarak eşlerin ve çocukların ilişkisindeki temel niyet sevgi ve hizmet etmek olacaktır.

 Biz bilinci ailesi, aile dışındakilere de güler yüzlüdür. Biz bilinci ailesinde güler yüz, zayıflığın değil, insan olmaktan korkmayacak gerçek güce sahip olmanın, olgun insan olmanın ifadesidir.

İnsanlığından korkmayan kadın ve erkek güler yüzlü olur. Merhamet duygusu empatinin, insaflı olmanın, olgun insan olmanın belirtisidir. Biz bilinci içinde, ‘kılıbık’ ve ‘kazak’ laflarının, dikkate bile alınmayacak sağlıksız kavramlar olduğunu her iki taraf da bilir. Korku kültüründeki güçlü ve baskın erkek zihniyeti, sevgi ve hizmet kültüründe dönüşüme uğramıştır.

 Yakup Bey konuyu geliştirmeye karar verdi ve “Aile içinden çıkalım, yaşamın diğer yönlerine bakalım,” dedi.

-Öğretmen sınıfa girdiğinde öğrencileriyle nasıl ilişki kuracak? Öğretmen öğrenci olarak mı, yoksa öğretmen insan, öğretmen insan olarak mı?

-Eğer sevgi ve hizmet kültürü içinde eğitimde biz bilinci oluşmuşsa, öğretmenin ve öğrencinin mutluluğu önemsenir. Ben Milli Eğitim’de etkili olsam, bunu görev edinen bir daire oluştururum. Her yıl emekli olan öğretmen ve yöneticilerle mesleki yaşamlarının değerlendirmesini yapar ve yıllar içinde oluşan değişimleri takip ederdim.

-Eğer korku kültürü içinde eğitimde sen-ben bilinci oluşmuşsa öğretmenin ve öğrencinin mutluluğu önemsenmez. Kimin kime hükmedeceği önemsenir. Öğretmen ‘öğrenci robot’ bekleyecektir, okul da sınıfa giren, dersini anlatıp çıkan ‘öğretmen robot’. Öğretmen asık suratlı ve korkutan, öğrenci ise ezik ve sinmiş olmalıdır.

Korku kültüründe önemli olan sigara içen öğrencilerin öğretmeni görünce içtikleri sigarayı saklamalarıdır. Sevgi ve hizmet kültüründe önemli olan, öğrencilerin nasıl bir bilinçle sigaraya başlayıp içmeye devam ettiklerini keşfedip, gereği için yol ve yöntemler geliştirmeleridir.

 Kendi İçinde Bütünlük ve Aşkınlık

Hayvanın davranışlarını düzenleyen kurallar, biyolojik olarak ayarlanmıştır ve o kurallara ahlak denilemez. Ahlak bilinçli bir seçme ve değerlendirme içerir, insan imkanlar alanında seçim yapar ve yaptığı seçimi ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak niteleyebilir.

Şimdi önemli bir ayrımın altını çizerek Prof. Özakpınar şunu söylüyor:

Kültür ve medeniyet doğada kendiliğinden yoktur ve insan ürünüdür. İnsan bu ürünleri bir imkânlar alanı içinde kendi tercihleriyle oluşturur. Kültür insan zihninin görüş, bakış, tasarım, tahayyül, duygulanma, anlayış ve değerlendirme tarzıyla ilgilidir.

Her toplumun kültürü vardır. Ama medeniyete vücut veren şey insanın kendi zihninin başlı başına bir imkân kaynağı olduğunu fark etme yeteneğidir. Ben bu yeteneğe Değerlendirme Sistemi’nin AŞKlNLIK boyutu diyorum. Aşkınlık sayesinde gözlemleyen bir bilinç kazanan insan kendi zihninin dışına çıkar, kendi zihnini ve varlığını rasyonel bir bakış açısıyla gözlemleyebilir ve tasarımlayabilir.

Böylece, kendi varlığına ve hayatına anlam kazandıran insan, yani bizim ‘şahsiyet olmayı başarmış’ dediğimiz kişi, o anlama uygun bireysel hayatlar ve o tür bireysel hayatların yaşanabileceği topluluklar oluşturur. İşte uygarlık böyle ortaya çıkar.

Özetlemek istiyorum. Biyolojik güdülerine göre davranan hayvanlardan farklı olarak, insanların davranışları bilinçli bir seçim ve değerlendirme içerir. Bu seçimler toplumların kültürünü o1uşturur. Bir toplumda uygarlığın oluşabilmesi içinse en temel koşul, o toplumdaki insanların kendi değerlerini seçebileceklerinin farkında olmasıdır.

 Ben şöyle anlıyorum, kendi özgür seçimleriyle yaşayan insanlar birer şahsiyet olurlar, şahsiyet olma sürecini başarmış insanların çoğunlukta olduğu bir toplum da uygar bir toplum olur.

Yılmaz Özakpınar’ın kitabındaki ifadeyle[2], ‘Medeniyet, insanın biyolojik zorunlulukla şu ya da bu şekilde yaptığı fiillerin üstüne yükselerek kendi zihninde belirlediği bilinçli bir ruhi istikamete göre fiillerini üretmesidir.

-Ahlaklı insan olmak için bir dine mensup olmak gerekir mi? Bir medeniyet oluşması için bir din gerekli mi?

-Kitabından anladığım kadarıyla Yılmaz Özakpınar bu soruya, ‘Evet’ diyor.

Öte yandan Samuel Huntington ve Sam Harris gibi düşünürler uygar bir toplum için din temelli değerler sistemine gerek olmadığım iddia ediyorlar. [3]

 Bu konu, yani ahlak sisteminin temelleri konusu ciddi bir felsefi tartışma konusu olarak canlılığını korumaktadır.

Bir toplumda insanlar birbirlerine ve devletlerine güveniyorlar mı, adalet sistemi gerçekten adalet dağıtıyor mu?

Evet, ‘güvenlik ve adalet var’ diyorlarsa, o toplumun Değerlendirme Sistemi biz bilinci değerlerini yaşatıyordur. Güven ve adaletin olmadığı toplum ve uygarlıklar korku ve gaddarlığı temel alan Değerlendirme Sistemi üstüne kuruludur. Güven ve adaletten onlar, güçlünün gücünü koruyacak yasaları anlar.

Yılmaz Özakpınar kendi yaklaşımı içinde kültür ve medeniyeti kesin ve açık bir şekilde ayırt eder. Ona göre kültür, eserler ve ürünlerdir; medeniyet ise onların arkasındaki inanç ve ahlak nizamı yani değerler sistemidir. Ve çok açık bir şekilde şunu söyler: Batı medeniyetinin esası bilim ve teknoloji değildir, bir inanç ve ahlak nizamıdır.’

‘Gerçeğe koşulsuz saygı’ ile ‘otoriteye koşulsuz saygı’ iki farklı değerdi.

‘Gerçeğe koşulsuz saygı’ zaman içinde bilimsel düşünce ve bilimsel yöntemlerin gelişmesini sağlar ve işte Batı bunu başarmıştır.

‘Otoriteye koşulsuz saygı’ ise tüm despot ve faşist rejimlerin temelindeki bir değerdir. ‘Gerçeğe koşulsuz saygı’ değerini temel almayan toplumlarda açılan üniversiteler ‘mış gibi’ üniversite ve orada yetişen bilim insanları ‘mış gibi’ bilim insanı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

‘Gerçeğe koşulsuz saygı’ bilimin özü, ruhudur.

 Yakup Bey çantasından bir kitap çıkardı. Kitabın ismi Incognito’ydu[4]. Kitap Türkçeye çevrilmiş ama İngilizce başlığı olduğu gibi bırakılmıştı. İşaretlemiş olduğu kısımları Timur’un okumasını istedi. Timur kitabı okumaya başladı:

Bilinçli zihin, beyin etkinliklerinin merkezinde değildir, aksine kıyıda köşede etkinliğin ancak fısıltılarını duyabileceği kadar uzak bir konuma yerleşmiş durumdadır.

Beyinle ilgili olarak belirmekte olan anlayış kendimize bakışımızı da ciddi biçimde değiştirmekte, bizi bütün işlemlerin merkezinde olduğumuz yolundaki sezilerimizden alıp daha ileri, daha aydınlatıcı ve daha şaşılası bir bakış açısına taşımaktadır; bu türden bir ilerleme daha önce de görmüş olduğumuz bir şeydir üstelik.

‘Gerçeğin’ ve ‘gerçek değerin’ ne olduğunu söyleyen bu iki sistem yani Tanımlama Sistemi ve Değerlendirme Sistemi insan olarak bireysel ve toplumsal yaşamımızın temelidir. Yani gözümüzde tek gözlük değil, iç içe geçmiş iki gözlüğümüz var; iç ve dış dünyamızı onların aracılığıyla görüyoruz.

 

‘Çocuğumun çocukluğunu çaldım!’ diye düşünen ve hüzünlenen ana baba görmüş müydü hiç? Çocuklarından beklediklerini bulamayan çok ana baba duymuştu, ama ‘Çocuklarıma layık bir ana-baba olamadım,’ diyen bir anne veya baba duyduğunu hatırlamıyordu. Çevresinde hep ana babanın hakkı üstüne konuşurlar ve nasihat edilirdi ama çocukların hakkıyla ilgili konuşma yapıldığını duymamıştı.

Hâlbuki şimdiki bilgileri içinde bile açık seçik görebiliyordu, çocukluğunu şevkle, coşkuyla yaşayamayan insanlardan oluşan toplumlar, gelir düzeyleri ne kadar yüksek olursa olsun, fakirdiler ve fakir kalmaya mahkûmdular. Bülbülü altın kafese koysalar da o ‘ah vatanım’ demişti. İnsanın çocukluğu anavatanıydı, o çalınırsa, altın kafes içinde yaşanılan meslek yaşamının, aile yaşamının, toplumsal yaşamın hiçbir anlamı yoktu.

İnsan özünü hesaba katmayan, mal, mülk ve güç düşkünü hasta toplumların ‘iyi’ ve ‘doğru’su ile insan özünü hesaba katan, insanın kendi yaşamında kendisi olarak var olmasını önemseyen sağlıklı toplumların ‘iyi’ ve ‘doğru’su farklıdır.

Bir kişinin kendi yaşamında kendisi olarak özgürce var olmasını ‘anlamlı’ ve ‘değerli’ gören Değerlendirme Sistemi olabildiği gibi, bir kişinin yaşamında kendisi olarak var olmasını ‘anlamsız’ ve ‘değersiz’ gören, bunun yerine kişinin ‘mal, mülk’ sahibi olarak güçlü olmasını ‘değerli’ gören Değerlendirme Sistemi de vardır. Ve bu iki Değerlendirme Sistemi birbirinden farklıdır. Her iki sistemin ‘doğru’ ve ‘yanlış’ları, ‘iyi’ ve ‘kötü’leri farklıdır. Tahmin edebileceğiniz gibi bu iki sistem zaman içinde iki farklı uygarlık oluşturacaktır.

Günlük yaşamda kişi kendi algılamasının ötesinde başka türden algılamalar olabileceğini çoğu kez hiç düşünmez. İnsanların büyük çoğunluğu kendi algılama ve yorumlamalarından her zaman emindir.

Hasta Toplum

‘Her kültür ve inanç sistemi, kendi içinde bir bütündür ve bir başka toplumun kültürü ve inanç sistemiyle karşılaştırılamaz’ anlayışı kültürel görelilik olarak bilinir.

.Ama her psikoloğun, sosyoloğun ve sosyal antropoloğun bildiği bir gerçek var ki, insan doğası diye bir şey vardır ve bu insan doğasına uyumlu kültürler olabildiği gibi, insan doğasıyla çelişen ve uyumsuz toplumsal sistemler, kültürler de vardır.

-Bir sosyal sistemin insan doğasıyla uyumlu olmadığını nasıl anlarız?

David F. Aberle adında bir antropolog bunun için üç ölçüt öneriyor:

1.      Toplumun bir ekosistem içinde yaşamını devam ettirmesini zorlaştırması, olanaksız kılması.

2.      Toplumun üyelerinin büyük bir kısmının o toplumun gelenek ve göreneklerinden yakınması ve artık o toplumda yaşamak istememesi.

3.       Toplum üyelerinin beden sağlıklarında sorunlar yaşaması, kendi ihtiyaçlarını karşılayacak yeteneği kaybetmesi.

Bu ölçütleri kullanarak toplumlara baktığımız zaman sosyal sistemlerde uyumsuzluğun aslında, oldukça yaygın şekilde var olduğunu, sadece uyumsuzluk alanları ve derecelerinin bir toplumdan diğerine değiştiğini görüyoruz. ·

Uyumsuzluğun belirgin olduğu toplumlarda yetişkinlerin rahatı ve esenliği gelenek ve göreneklerce öncelikli olarak görülmüş, çocuklara değer verilmemiştir. Yetişkinler dünyasında da erkeklerin durumu öncelikli olarak düşünülmüş, kadın değerli görülmemiştir.

Bana öyle geliyor ki, bir toplumda kadının ve çocuğun değerini inceleyerek o toplumun ne kadar sağlıklı bir kültürü olduğunu belirleyebilirsiniz.”

 Bir insanın toplum içinde olmaya niçin ihtiyacı var? İnsan toplum içinde var oluyor, ama bu zorunluluk neden?

Bu soruya benim cevabını şu: İnsanların, diğer insanların tanıklığına ihtiyaçları olduğu için toplum var. Bu ne demek oluyor, kısaca açıklamak istiyorum:

-İnsan yaşamıyla ilgili bazı temel gerçekler var, onlara şöyle bir göz atalım:

İlk temel gerçek şudur: İki insan birbirinin farkına varınca, iletişim başlar. İster konuş, ister konuşma, ister bak, ister bakma, bir şey yap ya da yapma, iki insan birbirinin farkına varınca iletişim başlar.

İkinci temel gerçek de şudur: İnsanın iki temel doğası vardır. İnsan hem toplumsal, hem de bireysel bir varlıktır. Ben insanın toplumsal doğasına YÜZ, içiyle, özüyle ilgili bireysel doğasına CAN diyorum. ‘Yüzüm tutmaz, nasıl söylerim’ ifadesindeki yüz, sosyal ilişkilerde ortaya çıkan toplumsal yönü belirtiyor. ‘Can dostum’ ifadesindeki can, özden bir ilişkinin altını çiziyor. İki insan birbirinin farkına varınca iletişim hem toplumsal hem de bireysel olarak işlevini görmeye başlar.

Üçüncü olarak, insanın toplumsal varoluşu o kişinin toplumsal rollerinde, o rollerle ilgili beklentilerde, normlarda, kurallarda, gelenek ve göreneklerde ifadesini bulur. Buna ‘yüzün boyutları’ diyebiliriz.  Bunlar karı koca, ana baba, erkek evlat, kız evlat gibi aile rollerinde ya da doktor, marangoz,  işadamı ve polis gibi mesleksel rollerde kendini ifade edebilir

Dördüncü temel gerçek, insanın bireysel, psikolojik varoluşu, ilişki içinde altı boyutta kendini ifade eder. Buna ‘can’ın boyutları diyebiliriz.

1. Ait olma-birey olma dengesi, iletişim içindeki kişilerin birleriyle ilişkilerinde ne kadar bağımsız olduklarının ölçüsüdür.

Bir toplumun sosyolojik yapısını, ‘kim kime ne kadar ait’ sorusunu sorarak inceleyebilirsiniz. Örneğin ‘Vatandaş devlet ilişkisinde vatandaş mı devlete aittir, yoksa devlet mi vatandaşa, yoksa bir denge mi gereklidir?’ sorusu değişik toplumların tarihinde incelenebilir.

Çocuğunu döven bir baba komşuların, öğretmenin şikâyeti ve başvurusuyla hemen devlet tarafından takibe alınıp mahkemeye verilebilir. Bu yasal bakış tarzı. Peki, bu yasalara sahip bir devlet varken o toplumun çoğunluğu, ‘kızını dövmeyen dizini döver,’ diyorsa, yargıç karar verirken yasayı mı uygulayacak, yoksa kendisi büyürken kendi ailesinde ve komşularında gördüğü ve belki şimdi kendi evinde de uyguladığı değeri mi?

 2. Önemsenme. Önem verdiğimiz insanlar tarafından umursanmak, önemsenmek sağlıklı gelişim ve sağlıklı yaşam için vazgeçilmez gereksinmedir. Araştırmalar gösteriyor ki, doğumdan sonra üç ay içinde öpülüp koklanmayan çocukların yüzde doksanı ölmektedir. Yetimhanelere bırakılan bebeklerin hikâyeleri önemsenmeme durumunun acılı örnekleridir. Karı koca ilişkisi, ana baba ve çocuk ilişkisi, öğretmen öğrenci ilişkisi, her türlü insan ilişkisinde önemsenmek temel bir can gereksinmesidir.

 3. Kabul edilme. Olduğumuz gibi kabul edilme, ötekileştirilip, yargılanıp itilmeme bir can gereksinmesidir. Her birimizin içinde, değer verdiğimiz insanlar tarafından kabul edilme isteği vardır. Onlar tarafından kabul edilmek için, onların beklediği gibi giyinmeye, konuşmaya, düşünmeye ve davranmaya çalışırız, Bu nedenle her toplumda bir kuşaktan diğerine, birbirine benzer giyinen, davranan, düşünen insanlar yetişir.

 4. Değerli olma. Bütünün içinde benim yerim ayrı olsun, benim gibi bir tane daha olmasın, ben tek olayım duygusu içimizde doğuştan var, doğamızın bir parçası.

Hepimiz annemizin, babamızın, aile büyüklerinin, öğretmenimizin, eşimizin, arkadaş ve dostlarımızın, komşularımızın, patronumuzun, saygı duyduğumuz insanların gözünde değerli olmak isteriz. Can, değerli olmak, yeri doldurulamaz, biricik olmak ister.

 5. Güvenilme. Çocuk merdivenleri kendi çıkmak ister, asansöre binince kat düğmesine kendisi basmak ister, tabakları taşımasına izin verilmesini, ‘ben yapabilirim’ duygusuna saygı duyulmasını ve ‘evet, inanırım, sen yapabilirsin, sana güveniyorum,’ denilmesini ister. Ve yetiştiği ortamda bunu yaşayan çocuk ile yaşamayan çocuk arasında özgüven gelişimi bakımından büyük farklar vardır.

 6. Sevilme, ‘Ben param için, görünüşüm için, derslerimdeki başarı için değil, sadece kendim olduğum için sevilmeye, emek ve zaman verilmeye layığım’ duygusu, temel bir can gereksinmesidir. Bu duyguyu yetiştiği aile ortamında yaşayan çocuklar mutludur, gözleri pırıl pırıldır, yaşayamayan mutsuzdur ve içinde belki ömür boyu devam edecek bit eziklik olacaktır.

Vernon Benjamin, Mouncastle adında ABD’li bir nörofizyoloji profesörü, 1986’da Ulusal Bilim Madalyası almış. Bir gün öğrencilerinden biri sınıfta sormuş: ‘Profesör Mouncastle, ben bir inceleme yaptım, Amerika’da üç bin iki yüzün üzerinde nöroloji profesörü var. Madalyayı niye size verdiler?’

Profesör şöyle diyor: “Kesin olarak bildiğimi söyleyemem, ama tahminimce annemden dolayı. Ben ilkokuldayken arkadaşlarımın anneleri çocuklarına, ‘bugün öğretmenin sorusuna iyi bir cevap verdin mi’, diye sorarlardı. Benim annem, Vernon, ‘bugün öğretmene iyi bir soru sordun mu’, derdi. Annem benim iyi bir soru sormama çok değer verirdi, ben de soru sormaya özen göstermeye başladım. Annem benden bunu bekliyordu. Ve soru sormayı gelenek haline getirdim.”

Kuş Bakışı

 Timur, defterine aldığı notları gözden geçiriyordu.

-İlk başta insanın özüyle ilişkisi konusu kafamı kurcalamıştı. Siz sık sık, benim kendi özümle ilişki kuramadığım için hüzünlü olduğumu söylediniz. O zaman pek anlayamamıştım, ama içim ne dediğinizi biliyordu. Bütün açıklamalarınızdan sonra şimdi hem içim hem de zihnim biliyor; ne demek istediğinizi anladım. Ben kendimi sadece sosyal bir varlık olarak, yani YÜZ olarak görüyormuşum, ama beni gerçekten ben yapan özüm, yani CAN yalnız kalmış ve ben bu yalnızlığın farkında değilmişim. Şimdi mutluyum. Çünkü özümle ilişkimi kurdum, birçok şeyin yanı sıra, bunun için de müteşekkirim.

CAN ve YÜZ yönlerimi kavramaya başlayınca iki dünyayla tanıştım: YÜZ dünyası ve CAN dünyası. Bu iki dünyanın saygı, güven, özgürlük, dostluk, aile anlayışlarının farklı olduğunu anlamaya başladım. Ben Yüz dünyasında büyüdüğümden kültür robotu olmuştum ve bunun farkında değildim, Yüz dünyasının Tanımlama Sistemi ve Değerlendirme Sistemi gerçekten kendine –özgü bir uygarlık ve toplum yaratıyor. Ve şu an farkındayım, sadece psikoloji okuyarak bu iki dünyayı, yani YÜZ ve CAN dünyasını bu kadar açık ve net ve bu kadar hızla öğrenemezdim.

-İnsandaki gerçeklik ve güven duygusunun kaynağı nedir? Bir gün bunu da Yakup Bey’e soracağım, diye not almışım. Demin sözünü ettiğim YÜZ dünyası ve CAN dünyası bilinmeden bunun cevabı verilemezdi. Doğru mu düşünüyorum?

 Yakup gülümseyerek yanıtladı.

-Timur Bey, yerinde bir özetleme ve sentez yaptınız, YÜZ dünyası, korku kültürü içinde tek gerçekliktir; CAN dünyasını dikkate almaz. CAN dünyası saygı, sevgi, hizmet kültüründe hesaba alınması gereken en önemli gerçektir. Korku dünyasında tek temel değer, güçtür. Bir gazetecinin yazdığına göre Kenan Evren iktidardayken tablosu o zamanın parasıyla 105 milyar liraya satıldı, iktidarda olmadığı, mahkemeye verildiği dönemde sergide tabloları 250 liraya alıcı bulamadı. Bunun gibi daha nice örnekler verilebilir.

-Buraya not a1mışım, ‘tıpkı hazır giyim sanayii gibi, kültür robotu insanlar için de toplumda hazır anlam sanayii var’, diye. Siz buna katılıyor musunuz?

-Nefis bir ifade tarzı. Bazı toplumlar eğitim sistemlerini kültür robotu yetiştirmek için kurmuşlardır ve değişik sektörler için uzman robot yetiştirmeye önem verirler. Bireyin gelişmesi değil, bireyin programa uygun biçimlendirilmesi, kalıplanması söz konusudur. YÜZ baskın korku kültürü ile CAN baskın sevgi kültürü arasındaki temel fark zaten burada görülür: ilki kalıplamak, ikincisi geliştirmek ister.

-Yakup Bey, not almışım. Çok etkilendiğim bir cümle: ‘Bilmediğinin farkında olan insan bilgisizdir, ama neyi bilmediğinin dahi farkında olmayan insan cahildir.’

Kerim Altınok’un bu sözü beni etkiledi. Üzerinde düşündüm. Kişi cahil olduğunun farkına vardı ve bilgisiz kişi durumuna geldi. Peki, ondan sonraki adım ne?

-Bilgisiz kişi bilmek istediği şey konusuna yeteri kadar değer verip ilgileniyorsa, elinden geleni yapar, öğrenir, Yeteri kadar değer verip vermemesini de onun Değerlendirme Sistemi belirleyecektir. Her eğitim siteminin, her öğretmenin, her anne ve babanın, insan gelişimiyle ilgilenen her kişinin bilmesi gereken bir gerçektir bu: önce ilgi, sonra bilgi.

KAYNAKÇA

GERÇEK ÖZGÜRLÜK-Doğan CÜCELOĞLU

Remzi Kitabevi-Birinci Basım: Aralık 2014 (327 sayfa)

 



[1]  Bu kitapta ‘şahsiyet’ yerine ‘birey’ ve ‘kişilik’ kelimelerini kullanmam önerildi çünkü özellikle genç okur kitlesinin ‘şahsiyet’ kelimesini bilmediği söylendi. Genç okur kitlesi önemli, bu nedenle de kavramları titiz kullanmak istiyorum. Psikolojik terimlerin tartışıldığı ve geliştirildiği dil olan İngilizcede, ‘individual’un Türkçe karşılığı ‘birey’dir. Herkes bir ‘birey’dir; tanımı gereği böyledir, ama herkes bir şahsiyet değildir.

‘Person’ un Türkçede karşılığı ‘kişi’dir. Bazı durumlarda ‘birey’ anlamında kullanılır, daha ziyade ‘toplum içinde var olan yasal birey’ anlamında kullanılır. Bu anlamda o kişiye ait haklardan söz ederken ‘kişilik hakları’ denir.

Osmanlıca karşılığı ‘Şahıs’tır. ‘Personality’ karşılığı olarak ‘kişilik’, dilin yapısını ve bilimin o alanını bilmeyen genç ruhlu dil girişimcilerinin buluşu sanırım. “Bu masa kaç kişilik?” ifadesinde kişilik’ doğru kullanılmıştır ama ‘personality’ karşılığı kullanmak yanlıştır. Personality’nin doğru Türkçe karşılığı ‘kişisellik’tir. Bu anlamda asıl ‘şahsiyet’, ‘personality’ kavramını tam karşılamaktadır. O nedenle umarım kelimelerin doğru kullanılmasına önem veren okurlarım, bu açıklamam sonucunda beni anlar. ‘Bir şahsiyet olmak’ bir insan için birey olmaktan öte, anlamlı bir gelişim aşamasıdır; o nedenle anlamsal karşılığını tam vermeye çalıştım.

 

[2] Yılmaz Özakpınar- Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi- Ötüken Neşriyat

[3] Sam Harris, İnancın Sonu (The End of Faith)

[4] David Eagleman- Incognito-Beynin Gizli Hayatı

 
  Bugün 987824 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!