BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Kamuoyu - Elisabeth Noelle NEUMANN
 

KİTABIN ADI    : KAMUOYU
YAZARI             : ELISABETH   NOELLE   NEUMANN

 

1.    Merton, bir kızılderili kabilesi olan Hobilerin yağmur dansını açıklarken, örtük ve açık işlev kavramını kullanır. Hopiler uzun süren kuraklık dönemlerinde yağmur dansı yaparlar. Hopilerin bilincinde oldukları açık, açıklanmış işlev, tanrılara yağmur  yağdırmaları için dua etmektir. Ne kasten amaçları, ne de farkında oldukları örtük işlev ise, kuraklık gibi, toplumun varlığını tehdit eden, yaşamı etkileyen kriz zamanlarında kabilenin bir aradalığını yağmur dansları aracılığıyla güçlendirmektedir.

2.    Kamuoyunun açık ve örtük işlevinde de durum aynıdır: Kavramlar içerik olarak farklıdır. Demokratik toplumlarda kamuoyunun açık işlevi, hükümetleri denetlemeyi, muhalefet etmeyi, eğitimli, sorumluluk ve bilgi sahibi ergin vatandaşların rasyonel siyasi katılımlarını kapsar; totaliter rejimlerde bu anlamda bir açık işleve sahip bir kamuoyunun varlığından söz edilemez. Kamuoyunun örtük işleviyse, toplumsal denetim, yani bir şeylerin farkına varmadan toplumu bir arada tutmak için bir şeylere ve hükümete uyguladıkları uzlaşma baskısıdır; bu tutum Hopi Kızılderililerin yağmur dansıyla rahatlıkla karşılaştırılabilir. İngiliz Filozof David HUME’un 1739’da ifade ettiği gibi, kamuoyunun örtük toplumsal denetim işlevine, en demokratik ve özgür toplumlarda rastlayabileceğimiz gibi, en baskıcı, otoriter rejimlerde de rastlayabiliriz.

3.    Kamuoyunun oluşturduğu toplumsal birlik ve beraberliğe, dışardan bir tehdit gelmediği zamanlar daha az gereksinim duyulur. Toplumun bireyleri ortak bir ırka, dine, dile, tarihe ve kültüre sahip olduklarında ya da ilkel toplumlarda olduğu gibi, yaşam tarzının ve değer yargılarının hiç değişmediği ya da çok yavaş değiştiği durumlarda birlik ve beraberliği sağlamak çok daha kolaydır. Bu tür koşullarda birey kendisini topluma uyum sağlamaya zorlayan baskıyı (konformizm) pek az hisseder. Buna karşılık, toplumun birlik ve beraberliğini tehdit eden koşullarda, özellikle de savaş ve devrim dönemlerinde ya da değer yargılarının büyük bir değişime uğradığı zamanlarda şiddetli tepkiler gösterir. Değişim, toplumun birlik ve beraberliğini tehlikeye attığı için, yavaş yavaş gerçekleşmelidir. Utanma duygusu bireyin toplumsal bağının tehlike altında olduğunu düşündüğünü gösterir. Gurur, bireyin toplumsal bağının sağlamlığını, iyi durumda olduğunu gösterir. Kamuoyu sürecini araştırmanın bir yolu da, dünyadaki kültürleri birbiriyle karşılaştırmaktır. Stanley Milgram’ın değişik kültürleri karşılaştırarak yaptığı araştırmaların da gösterdiği gibi, bütün toplumlarda bireyler, uzlaşma baskısına tepki gösterirlerse dışlanacaklarından korkarlar.

4.    Bazı durumlarda kimi ortamlar, insanların fikirlerini yüksek sesle açıklamasına, bazan da görüşlerini yutmasına neden oluyor. Bu durum tıpkı sarmal sürecindeki gibi, bazıları toplumda bütünüyle baskın çıkana, bazıları da kamu sahnesinden tamamen silinip “dilsiz” kalana dek sürer. İşte “suskunluk sarmalı” olarak tanımlanabilecek süreç budur.

5.    Yakaya takılan bir rozetle konuşulur: Konuşma ve susmayı bu bağlamda irdelemek gerekiyor. Yakaya bir rozetin takılması, arabaya bir çıkartmanın yapıştırılması “konuşmak”tır; bir görüşe sahip olmamıza rağmen, bunları yapmamak ise “susmak”tır. Tüm toplumsal gruplarda, toplumda hakim görüşlerden yana olanlar, azınlıktaki görüşlerin yandaşlarına göre daha çok konuşma eğilimindedirler.

6.    Bir Güdü Olarak Dışlanma Korkusu; 1950’ li yılların başında Amerika Birleşik Devletlerinde sosyo-psikolog Solomon Asch tarafından elli kezden fazla uygulanan bir deneyin raporu yayımlandı. Bu deneyde deneklerden istenen, üç değişik boydaki çizgilerden hangisinin örnek olarak verilen çizgiye en yakın uzunlukta olduğunu bilmeleriydi. Verilen çizgilerden yalnızca birinin uzunluğu örnek çizgiyle aynıydı. İstenen çok basit bir şeydi, en azından ilk bakışta insana öyle geliyordu; çünkü örnek çizgiyle aynı uzunluktaki çizginin hangisi olduğu kolaylıkla görülebiliyordu. Her seferinde 8-10 kişinin katıldığı deney şöyle bir gelişme izledi: Örnek çizginin yanına karşılaştırılması gereken çizgiler asıldıktan sonra, yar yana oturmuş deneklerden, hangi çizginin örnek çizgiye en yakın uzunlukta olduğunu sırayla söylemeleri isteniyordu. Her deney on iki kez tekrarlanıyordu. İlk iki denemede deneklerin her biri doğru çizgiyi gösterdikten sonra, deney başkanı ortamı değiştirdi. Deneyin amacını bilen asistanlar aralarında anlaşarak, daha kısa olduğu açıkça görülen bir çizginin örnek çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu söylediler. Sıranın sonunda oturan ve kendisinden önce fikir yürüten dokuz kişinin asistan olduğundan habersiz deneğin, diğerlerinin kanaatlerinin baskısı altında nasıl davranacağı gözlemlenmeye başlandı Kararsız mı kalacaktı? Kendi görüşüyle çelişmesine rağmen, çoğunluğun görüşüne mi katılacaktı? Yoksa kendi görüşünü mü savunacaktı?

7.    Sonuç: Her on denekten ikisi fikrini ısrarla savundu; ikisi on deneyin sadece 1-2 sinde çoğunluğa uyarken, on denekten altısı çoğunluğun açıkça yanlış olan görüşü çoğu kez kendi görüşü olarak sundu. Bu şu anlama gelmektedir: Çoğu insan, çok ta umurlarında olmayan, önemsiz bir konuda, çıkarlarını zedelemeyecek bir durumda bile çoğunluğun, yanlış olduğundan şüphe edemeyecekleri görüşlerine katılmaktadırlar. Tocqueville’in anlattığı buydu demek ki: “Yanılmaktan çok yalnız kalmaktan korktukları için, onlar gibi düşünmedikleri halde çoğunluğa uydular...”

8.    Dışlanma korkusu, araştırma yöntemlerimizle ortaya koyduklarımızı açıklayacaksa, bu korku çok büyük olsa gerektir. İnsanların, en azından grup içindeyken,  hangi kanaatlerin yaygınlık kazandığını, hangilerinin azaldığını hiçbir araştırma aracı olmadan gözlemleme ve söyleye- bilme eğilimlerini, ancak büyük bir dışlanma korkusu olduğunu varsaydığımız sürece açıklayabiliriz. İnsanlar dikkatlerini bir şeye yöneltirken pek ekonomik davranırlar. Bireyin sürekli tetikte çevresini gözlemlemesi, birden bire yalnız kalıp dışlanma ve çevresindeki insanların desteğini kaybetme tehlikesiyle karşılaştırıldığında daha az zahmetli olsa gerektir.

9.    İnsan, toplumsal doğası itibariyle diğer insanlar tarafından dışlanmaktan korkar, sevilmek ve sayılmak ister. Bu eğilimin insanın toplumsal yaşamı sürdürebilmesine katkıda bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Fakat şu çelişki de göz ardı edilemez: Rasyonel, bağımsız düşünceyi, erginliği ve sarsılmaz yargıları bilinçli bir biçimde överiz. Psikanilizci Erich Fromm, günümüz insanlarının bilinci ile bilinç altı arasında kaç değişik alanda çelişkiler yaşandığını sistematik bir biçimde araştırmıştır. Tıpkı bir zamanlar Freud’un cinsellikteki bilinç ile bilinç altını ortaya koyduğu gibi. Fromm, modern insandaki çelişkileri şöyle nitelendirmiştir.

 

·         Özgürlük bilinci                            Bilinçsiz tutsaklık

·         Bilinçli dürüstlük                          Bilinçsiz aldatma

·         Bilinçli bireysellik             Bilinçsiz etkilenme

·         İktidar bilinci                                 Bilinçsiz çaresizlik duygusu

·         Bilinçli inanç                                 Bilinçsiz sinizm ve tam inançsızlık.

 

Bireyin dışlanmaktan kaçınmasının nedeni, öyle ufak tefek şeyler değil, bir varoluş sorununun gerçekten tehlike altında olmasıdır. Bir toplum üyelerinden, sürekli değişen ve çeşitli zamanlarda yeniden belirlenen alanlarda konformizm bekler. Çünkü toplumu bir arada tutacak kadar bütünleşmek ve uzlaşmak için bunu talep etmek zorundadır. Modaya uygun ve genel kabul görmüş öğretiler dışında hiçbir şeyi onaylamayanlar, yeniliklerden şikayet ederler. Bir gerçek ilk ortaya çıktığında genellikle kabul görmez. Yani düşünceler sırf yeni oldukları ve henüz olağanlaşmadıkları için sürekli eleştirilir ve genelliklede reddedilirler. Fakat gerçek altın gibidir, “madenden yeni çıkarılmış olmaları değerlerini düşürmez” . Locke hukuku üçe ayrılır:

 

·         Birincisi,                Tanrısal hukuk,

·         İkincisi,                  Medeni hukuk

·         Üçüncüsü de,       Erdem ve kötülüğe, şöhret ya da kamuoyuna dayanan hukuk, (ya da-Locke değişken isimler kullanır- kişilerin yargısına ve modaya dayanan hukuk.)

 

Locke, üçüncü hukuku şöyle açıklar: “Durumu anlayabilmek için şunları dikkate almamız gerekir: İnsanlar devleti oluştururken güç kullanmaktan kendi rızalarıyla vazgeçtiler ve bu haklarını kamuya devrettiler. Dolayısıyla, bir vatandaşa karşı, ancak devletinin yasaları elverdiği ölçüde güç kullanılabilir. Yine de, uygun ya da uygunsuz fikir yürütme, toplumda beraber yaşadıkları ve ilişki içinde oldukları insanların eylemlerini onaylama ya da kınama hakkını korudular”.

12.Şöhret, Moda, Uygun Ölçütler : Locke şöyle der: ”Bütün bu eleştirilere şöyle cevap vermek istiyorum : İnsanın çevresindekilerin görüşlerine ve kurallarına uyum sağlamasında övgü ve kınamanın önemli bir rol oynadığının iddia edenlerin, insanlık tarihinden ve kendi özelliklerinden haberleri yok demektir. İlerde de göreceğiniz gibi insanların çoğu, tek başına olmasa bile ilk etapta, bu moda kurallarına göre hareket ederler; dolayısıyla yalnızca ait oldukları toplumda kendilerine iyi bir uyum sağlayacak şeyleri yaparlar, fakat tanrı ya da hükümet yasalarıyla pek te ilgili değildirler. Bazı insanlar, belki de çoğu insan, Tanrı yasalarını çiğneyince  verilecek cezalar üzerine pek kafa yormaz. Tanrı yasalarını çiğneyenlerin çoğu, daha ihlal sırasında bile, gelecekteki olası bir bağışlanmayı ya da hatalarını düzelteceklerini düşünerek kendilerini avuturlar. ”(Bir düşünceyi) onaylamamızın temel nedenlerinden biri başkalarının kanaatleridir. İnsanların Japonya’da dinsiz, Türkiye’de Müslüman, İspanya’da Papacı olmaları bundandır. Başka bir deyişle, kendi düşüncelerimiz olarak gördüklerimiz bize ait değildirler, bizim tarafımızdan üretilmemişlerdir. Bizim kanaatlerimiz başkalarının kanaatlerinin bize yansımasından başka bir şey değildir.”

13.İnsan korkak ve dikkatlidir. Birey, başka birçok  kişinin de kendisi gibi düşündüğüne inandığı oranda güçlü ve kendinden emindir. Kamu demek, herkesin görmesi demektir. Kamuoyu toplumda ortaklığı sağladığı, herkesi geçerli gelenek ve göreneklere, toplumsal düzgülere uymaya zorladığı için tutucudur ve ahlakın yozlaşmasını önler. Kamuoyunun değeri ve gücü, entelektüel değil, ahlaki niteliğinden kaynaklanır. Toplumun koruyucusu, bireyin düşmanı kamuoyu. Rousseau için kamuoyunun ahlak bekçiliği toplumun birlikteliği için ne kadar hayırlı ise, birey açısından da o kadar zararlıdır. Çoğunluğun yargıları yüzünden bizzat kendisinin çektiği acılara rağmen, Rousseau’nun insanların ahlak bekçiliği yapan kamuoyuna sırf dışlanma korkularından ötürü saygı göstermelerine bir itirazı yoktur. “ahlaki değer yargılarını yargılayanlar onuru yargılamış olurlar ve onuru yargılayanlar kanaati (halkın kanaatini) kılavuzsuz bırakırlar. ”Vahşi” bu iç kemiren dürtüden yoksundu, “vahşi kendi içinde yaşıyordu”. Ancak başından beri, empati ve kendini koruma yeteneğiyle hayvandan ayrılıyordu. Fakat sonra, toplumsallaşmayla birlikte insanın özü değişmiş, “Kamusal saygınlık önem kazanmıştır.” Rousseau özümüzü kavramamızı şart koşuyor: ”Toplumsal bir varlık olan insan hep dışa dönüktür. Yaşam duygusunu başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü algılamaya başladıktan sonra kazanır.

14.Tocqueville toplumsal koşullardaki eşitliğin, kamuoyunun aşırı güçlendirilmesini şöyle açıklar: Yaşam koşulları eşit değilse ve insanlar birbirinden farklıysa, toplumda bazı çok bilinçli, çok bilgili, tinsel açıdan çok güçlü bireylerin yanı sıra, cahil ve dar kafalı yığınlara da rastlarız. Aristokrasinin egemen olduğu dönemlerde yaşayanlar, bir kitleyi temel almaktansa, üstün bir insanın ya da üstün bir sınıfın kılavuzluğunu seçme eğilimindedirler. Oysa eşitliğin yaşandığı toplumlarda tam tersi olur. İnsanlar ne kadar eşitleşir ve benzerleşirse, tek bir insana ya da belirli bir sınıfa körü körüne bağlanma eğilimi azalır. Kitleye inanma eğilimi giderek artar ve sonunda insanları yöneten kamuoyu olur...İnsanların eşit olduğu toplumlarda bireyler benzeştikleri için birbirlerine güvenmezler ama bu benzerlikleri kamuoyunun yargılarına da neredeyse sınırsız bir güven duymalarını sağlar. Herkes eşit oranda bilgi sahibi olduğu için gerçeğin, çoğunluğun yanında olmamasına ihtimal verilmez.

15.Toplumsal koşullar eşit olduğunda,  genel kanaatler bireylerin zihninde büyük bir baskı kurmakta, onu çepeçevre sarmakta, yönetmekte ve ezmektedir. Bunun nedeni devlet yasaları değil, toplumun yapısıdır. İnsanlar birbirlerine ne kadar çok benzerlerse, kendilerini başkaları karşısında o kadar zayıf hissederler. İnsan, kendisini başkasından üstün kılan ve yücelten değerleri korumadığı için, diğerleri onu karşılarına alacak olursa her geçen gün biraz daha güvensizleşir. Yalnızca kendi gücünden şüphe etmekle kalmaz “hakları”ından da şüphe etmeye başlar. Çoğunluk onu suçlu bulduğunda hatasını neredeyse hemencecik itiraf etmeye hazırdır. Tocqueville kamuoyunun yalnızca bireyler üzerinde değil, hükümetler üzerinde de baskı uyguladığını anlatır. Buna, Amerika’daki başkanlık seçimleri sırasında başkanın davranışını örnek verir. Tocqueville, seçim kampanyası sırasında başkanın ülkeyi devlet çıkarlarına göre değil, yeniden seçilmek üzere yönettiğini söyler. “Başkan {kamuoyunun} sevdiklerini sever, nefret ettiklerinden nefret eder; o daha istemeden aynı şeyi ister, onun şikayetlerini dile getirir, en ufak arzusuna boyun eğer. “Kamuoyu kavramı altında ele alınan olguların büyük çoğunluğu davranış biçimleridir...Bu davranış biçimlerinde başkanlarının da aynı tepkiyi gösterdiği düşüncesi hakimdir.”

16. Bastille’e hücum : Kamuoyu ve kitle psikolojisi : Cesur savaşçılardan biri olan Elie “Bastille şiddet kullanılarak ele geçirilmedi, o daha saldırıya uğramadan kendiliğinden teslim oldu” diyor. Teslimiyetin nedeni, kimseye zarar verilmeyeceğine dair söz verilmiş olmasıydı. Garnizondakiler, kendileri güvendeyken, canlı varlıkların üstüne ateş etmeye kıyamamış, ama gözü dönmüş kalabalık karşısında dehşete kapılmışlardı. Aslında sadece 800-900 kişi saldırmıştı...Ama Bastille’in  önündeki meydan ve etrafındaki sokaklar gösteriyi izlemek isteyen meraklı bir kalabalık tarafından kuşatılmıştı. Bir görgü tanığının bildirdiğine göre, aralarında arabalarını biraz ileriye bırakıp olup biteni seyretmeye gelen şık ve güzel kadınlar da vardı. Göğüs siperi yüksekliğinden kalabalığa bakan 120 kadar asker, tüm Paris’in kendilerine saldırdığını düşünmüş olmalı...Nitekim, iner kalkar köprüleri indiren ve düşmanı içeri alanlar da onlardı. Herkes ne yapacağını bilmez haldeydi, hem kuşatılanlar, hem de kuşatanlar. Sonuncular kendilerini iyice kaybetmişlerdi, çünkü zafer sarhoşluğu içindeydiler. İçeri girer girmez her şeyi yakıp yıkmaya başladılar. Sonradan içeri girenler ilk girenlere rast gele ateş açtılar. Herkes nereye ve kime kurşun sıktığını bilmeden sağa sola ateş etti. Aniden edinilen öldürme özgürlüğü ve mutlak güç, insan doğası için fazla kuvvetli bir şaraptır; başlar döner, gözler kararır ve her şey vahşi bir çılgınlıkla son bulur.

            ...Savaş yasalarını bilen Fransız askerleri ateş etmeyeceklerini konusunda verdikleri sözü tutmaya çalışıyor ama  arkalarındaki kitleler kiminle karşılaşacağını bilmiyor ve gelişi güzel saldırıyor.  Bunun yerine Bastille’in kapılarını açan askerlere saldırıyor. Kaleyi havaya uçurmaması için valiyi ikna etmiş olan kişinin eli bir kılıç darbesiyle bileğinden kesiliyor, vücudu delik deşik ediliyor ve bu el zafer çığlıkları eşliğinde Paris sokaklarında dolaştırılıyor.

               Böyle bir kitle isterisi ampirik ve tarihsel analizlerle tanımladığımız kamuoyundan çok farklıdır. Bize göre kamuoyu, belirli bir yerde ve zamanda sıkı sıkıya uyulan davranış biçimleri ve yerleşik kanaatlerdir; kişi eğer bir çevreden dışlanmak istemiyorsa bu tutum ve davranışları sergilemek zorundadır. Ama değişken bakış açılarının olduğu bir çevrede ya da yeni oluşmuş gerilim alanlarında kişi dışlanma tehlikesine maruz kalmadan kendini ifade edebilir.

   Bir futbol maçında hakemin kararına itiraz eden taraftarların isyanı, kendilerini hayal kırıklığına uğratan bir takıma gösterdikleri tepkiyi ya da yabancı plakalı araba bir çocuğu çiğnedikten sonra kaza yerine toplanan kalabalığı düşünelim. Kimse çocuğun arabanın önüne çıkmış olmasına ya da şoförün suçlu olup olmadığına  bakmaz; oraya toplanan herkes araba sürücüsünden yana olunmayacağını bilir. Ya da Benno Opnesorg’un ölümünü protesto gösterisinde hiç kimse polis memuru Kurras’ı savunmaya cesaret edemez.(*)

(*) 2 HAZİRAN 1967’de Almanya’yı ziyaret eden İran Şahı’nı protesto eden öğrencilerle polis arasında çıkan çatışmalarda Benno Opnesorg adlı öğrenci polis tarafından vurulmuştu. Bu ölüm Almanya’da pek çok öğrenci olayına neden olmuştu.

   İnsan içgüdüsel tepkilerindeki ortaklık zamandan bağımsızdır; açlığa karşı başkaldırı, şoförün çiğnediği korunmasız küçük çocuğu koruma içgüdüsü, yabancı düşmanlığı, kendi takımının, milli takımın tarafını tutmak gibi. Göbbels bu temelden hareket ederek bir stadyum dolusu kalabalığa seslenmişti: “Top yekün savaş istiyormusunuz?”

17. Moda Kamuoyudur: Moda, yeniyken insanın dışlanmadan açıkça gösterebileceği ve bir süre sonra dışlanmamak için açıkça göstermek zorunda olduğu davranış biçimidir. Sokrates’e göre yenilikler, bir oyun görünümünde, hiçbir kötülük doğuramayacakmış gibi yavaş yavaş sokulur. Sokrates’in sohbet ettiği Adeimantos onun sözlerini şöyle tamamlar: “Yenilikler yavaş yavaş yerleşir ve sessizce ahlaki değerler ile uğraşlara da el atarlar; buralardan yola çıkarak insanlarla ilişki kurar ve bu ilişkilerden devletin kurumlarına ve yasalarına sızarlar. Sonra da büyük bir küstahlıkla kişisel ve kamusal alanda her şeyi yerle bir ederler.

18. Teşhir Direği : Birçok kültürde ceza sistemleri, insanın toplumsal doğasından acımasızca yararlanmıştır. Sadece, hırsızlık yapanların elinin kesilmesi, suçun tekrarlanması halinde sol ayağın kesilmesi ya da suçlunun damgalanması için bedenini dağlamak gibi toplumdan saklanması güç cezalarla değil, “onur cezaları” diye adlandırılan ve insanın saçının teline bile dokunulmadan, doğrudan insanın benliğini zedelemeyi hedefleyen cezalarda. ”Teşhir Direği” cezası dendiğinde, bunun ne anlama geldiğini kavramak için özel bir çabaya gerek yoktur. Bu cezaların tüm zamanlarda ve tüm kültürlerde uygulanmış olması -bizimkinde 12. yüzyıldan itibaren uygulanmıştır- insan doğasının değişmez bir yönüne işaret ediyor. Pigmeler insanın en büyük korkusunu biliyorlardı: Gülünç duruma düşürülmek ya da küçük düşürülmek, hem de başkalarının önünde, herkesin görebileceği ve duyabileceği bir biçimde.

19. Hukuk ve Kamuoyu : Hukuk kolayca değiştirilememeli ve her bireysel vakayı sınır tanımaz bir biçimde hukuka dönüştürecek anlık gereksinimlere kurban edilmemelidir. Yasalar, örf ve adetler tarafından desteklenmedikleri sürece uzun süre ayakta kalamazlar. Dışlanma korkusu ya da çevre tarafından kınanma korkusu gibi içsel sinyaller, davranışları dışsal resmi hukuktan daha çok etkilerler. John Locke’un “kamuoyuna ya da şöhrete dayanan hukuk” olarak, iki yüz sonra Edward Roos’un da “toplumsal denetim” olarak tanımladığı olgu, 20. yüzyılda sosyopsikologlar tarafından deneylerle kanıtlanmıştır. Bu deneylerin birinde, trafik lambası yayaya kırmızı yanarken kaç yayanın karşıdan karşıya geçtiği üç değişik durumda gözlemlendi.

·        Kimse kötü örnek teşkil etmediğinde,

·        Giysilerinden alt tabakadan geldiği belli olan bir adam kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiğinde,

·        Yüksek tabakadan, iyi giyinmiş bir adam kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiğinde.

Araştırmaya katılan asistanlar yüksek ya da aşağı tabakadan kişi kılığına girdiler. Araştırmada yaklaşık 2100 yaya gözlemlendi. Sonuç;

·         Hiç kimse yayalara kötü örnek olmadığında, yayaların sadece %1’i kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiler.

·         Alt tabakayı temsil eden kötü giyimli model kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiğinde yayaların %4’ü karşıdan karşıya geçtiler.

·         Yüksek tabakadan iyi giyimli adamın kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtiğinde onu izleyen yaya sayısı %14’ü buluyordu.

Akıllı bir devlet adamı, özünde iyi bile olsa, yasa koymadan önce, bir yapıyı inşa etmeden zemini, toprağı kontrol eden ve dayanma gücünü ölçen bir yapı ustası gibi, halkının bu yasaları kaldırıp kaldıramayacağını kontrol etmelidir. Rousseae için yasalar “genel iradenin özgün bir ilanı’ndan başka bir şey değildir.”

20. Kamuoyu bütünleşmeyi sağlar: Norveç gibi büyük bir toplumsal bütünleşmenin sağlandığı bir ülkede uyum baskısı çok daha güçlüydü. Bu gözlem, Togueville’in tespitlerinde yanılmadığını kanıtlamaktadır: Togueville’in de bıkmadan usanmadan vurguladığı gibi, eşitlik ne kadar çok ise, kamuoyunun baskısı da o kadar büyük olur. Yine de Togueville’in şu yorumu biraz yapmacıktır. Büyük bir eşitliğin hakim olduğu koşullarda, birey çokluğun kanaatlerine uymak zorundadır, çünkü insanın daha iyi yargılara sahip olmasını sağlayan ipuçları, örneğin hiyerarşik prensipler eksiktir. Oysa, modern ampirik gözlem araçlarına sahip olan bizler, baskının sayısal bir çoğunluktan değil, bir tarafın görüşlerini saldırganca savunmasından, diğer tarafın da dışlanma korkusu içine sinmesinden kaynaklandığını görebiliyoruz.

21. Kamuoyuna Meydan Okuyanlar : Marjinaller, Sapkınlar, Sıra dışı Kişiler:

      Kamuoyunu değiştirebilecek olanlar, dışlanmaktan korkmayanlardır

      Şimdiye dek hep ürkek ve dikkatli, yani dışlanmaktan korkan insanlar üzerinde yoğunlaştık. Biraz da, dışlanmayı umursamayan ya da başka bir şey için göze alabilen insanlar üzerinde, bu renkli topluluk üzerinde duralım. Bu insanlar topluma “yerli bir müzik”  sunan müzisyenlerdir, bir evin çatısını delmiş dışarıyı seyreden iri bir ineğin resmini -Chagall’in 1917 tarihli bir tablosu (“Ahır”)- yapabilen ressamlardır; ya da John Locke gibi, insanların dinin emirlerine ve devletin kurallarına değil, kamuoyu yasasına riayet ettiklerini iddia edebilen düşünürlerdir. Locke biraz daha erken yaşamış olsaydı, düşüncelerinden dolayı diri diri yakılmaya mahkum edilebilirdi. 60’lı yıllarda uzun saçlı delikanlılarla karşı karşıya gelen halk korkmakta haklıydı. Dışlanmaktan korkmayanlar, düzeni yıkabilirler.

22. Niklas Luhmann: Konuları Kamuoyu Belirler.

      İnsanların ilgisi kısa ömürlüdür ve güçlü rekabet karşısında insanlar ya da konular kendilerini araya sıkıştırmak zorundadırlar. Medya başka alanlardaki rekabeti saf dışı etmek için “sahte krizler” ve “sahte yenilikler” yaratmak zorundadır.

23.Dinlendirme İşlevi:

      Çoğunluk tarafından desteklenen bir görüşün savunucuları, yeterince çoğaldıklarında, savundukları görüşü dile getirmemeye başlarlar zamanla, çünkü kendilerinden farklı düşünen birine rastlamazlar artık. Schulman, her gün diş fırçalanması gerektiğini düşünen insanların, birden bire bunun tersini savunanlarla karşılaştıklarında nasıl güvensizleşip bocaladıklarını tespit etmiştir. Sonuçta, Strauss yanlıları ne topluma sırt çevirdiler, ne de inzivaya çekilip tarikatlaştılar, ne de yakın gelecekte yeniden zemin kazanacakları ümidini yitirdiler; onlar kendilerini marjinal olarak gören “sert çekirdek”tiler ve bu nedenle, azınlıktaki kanaati temsil etmelerine rağmen hiç çekinmeden konuşmaya hazırdırlar.

      Bu hipoteze göre, medyanın yeni bir etkisi daha ortaya çıkıyordu: Medyanın dillendirme işlevi. İnsanlara görüşlerini savunmakta kullanacakları sözcükleri, argümanları medya vermektedir. İnsanlar kendi bakış açılarına uygun, düzenli bir biçimde tekrarlanan ifadelerle karşılaşmayınca “dilsizleşirler”. Gazete, bir arada olmayan insanlardan oluşan, fakat aynı habere eşzamanlı, ortak tepkiler vermenin bilincinden kaynaklanan samimi bir ilişkiye geçen bu dağınık kalabalıktan “kanaat” denen soyut, bağımsız, dev bir kitle yaratır. Gazete böylelikle, konuşmayla başlayan, karşılıklı mektuplaşmalarla ilerleyen, ama her zaman belli belirsiz ima edilen bir çerçevede kalan ve çok eskilere dayanan bir işi tamamlamıştır: Kişisel kanaatleri, yerel kanaatlere, ardından ulusal ve evrensel kanaatlere dönüştürmek, muazzam bir kamusal bilinç, kamusal bir ruh yaratmak...burada artık müthiş bir güç oluşmuştur; öyle bir güç ki, ancak sürekli artabilir. Çünkü insanın kendisinin de bir parçasını oluşturduğu kamuyla uyum içinde olma, genel kanaat içinde düşünme ve davranma gereksinimini giderek artar ve karşı konmaz bir hale gelir. Bu kamu ne kadar büyükse, genel kanaat ne kadar zorlayıcıysa ve aynı telden çalma isteği ne kadar çok tatmin edilirse, bu gereksinim de o kadar yoğunlaşır. Çağdaşlarımızın rüzgar gibi gelip geçen fikirlerden etkilenmesine şaşmamalı ve hemen kişiliklerin zayıf olduğu sonucuna çıkarmamalıyız. Kavak ve meşe ağaçlarının fırtınada sökülmesinin nedeni, onların zayıflığı değil, fırtınanın giderek güçlenmesidir. 

24. Vok Populı-Vox Deı: (Halkın sesi, hakkın sesidir.)

      Geçmişteki savaşları, müzakereleri, cepheleşmeleri düşündüğümüzde, bunları o kadar az umursarız ki, insanların bu kadar geçici şeylerle nasıl uğraşmış olduklarına şaşarız; günümüze baktığımızda da aynı eğilimleri görür, ama hiç şaşmayız, hiç kimseye kulak asmasak da, zamanın öğütlerine uyarız. Oysa zaman, sadece daha önce yaşlıların boşu boşuna kafamıza sokmaya çalıştığı düşünceleri tekrarlar durur. En kötü hastalık cüzam ya da verem değil, kimse tarafından sayılmama, sevilmeme, herkes tarafından terk edilmiş olma duygusudur. Yasalara karşı gelmek hep çok kolaydır, ama çöldeki Bedeviler için bile kamuoyuna karşı gelmek imkansızdır.

25. Yeni Bulgular:

      Kamuoyu kendisiyle uyum içinde olmayan görüşleri susturur, çünkü hiç kimse yazılı olmayan bir yasayla örtüşmeyen herhangi bir görüşü, bırakın söylemeyi, “aklından geçirmeyi bile “ cesaret edemez.

      İnsanlar görüşlerinde kendilerini yalnız hissettiğinde ürkek ve dikkatlidirler. “İnsanların çoğu, çoktan kabul edilmiş görüşleri savunurken, hiç kimse, ya da hiç kimsenin ya da pek az insanın paylaşacağını bildiği yeni görüşleri ortaya atmaya cesaret edemez.” Protagoras’ta, Zeus’un emri üzerine, yetenekler insanlar arasında paylaştırılmıştır; biri müzisyenlik yeteneğine, diğeri el becerilerine, başka biri de şifa verme yeteneğine sahip olmuştur. Hermes’in son olarak siyaset yeteneğini, adalet duygusunu (dike) ve utanma duygusunu(aidös) dağıtması gerekiyordu. Hermes Zeus’a sorar: Bunları da diğer yetenekler gibi mi dağıtayım, yoksa herkese mi vereyim?” Zeus: “Herkese ver” der, “bunlara herkes sahip olmalı; eğer bunlara da diğer yetenekler gibi ancak bazıları sahip olursa, kentler kurulamaz.”

 

 
  Bugün 987824 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!