BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Bilim Toplumu - Ali DEMİRSOY
 

KİTABIN  ADI              :   BİLİM TOPLUMU

YAZARI            :    PROF. DR. ALİ DEMİRSOY 

1.    Yanlış tanımlardan ve yanlış seçimlerden yanlış sonuçlar çıkar.

2.    İlk defa, canlılarda, ağızın yeri ve işlevi belirginleşmeye başlayınca, daha geniş anlamda, dokular ya da organlar arasında belirgin bir iş bölümü ortaya çıkınca, çok defa ağızın ya da yutağın üzerinde sinir hücrelerinin yoğunlaştığı görülür. Bu nedenle en ilkelinden en gelişmişine kadar, tüm canlılarda, beyin oluşumunun yutak üzerinde ortaya çıktığını görmekteyiz. Halbuki, böyle değerli bir organ, örneğin, kalp gibi, vücudun derinliklerinde, vücut boşluğunun içerisinde korunabilirdi. Fakat, beyin, düşünme ve yargılama için değil, kokuların ya da tatların daha yoğun ve etkili bir şekilde alınmasını sağlamak amacıyla ortaya çıktığı için, ağızın ya da yutağın üzerinde konumlanmıştır. Böylece, özellikle tat almak için geliştirilen bu sinirsel yumak, hücreler arasındaki iletişim ağının yoğunlaşması nedeniyle, zamanla bilgi birikimi merkezine ve en sonunda da yorumlama merkezine dönüşmüştür.

3.    Ayrıca, beyinde tatma ve koklamaya ayrılan yer, organizasyon düzeyi yükseldikçe, yerini belleğin merkezi sayılan üst beyine (beyin kabuğuna) bırakır. Öyle ki, köpekbalıklarında, koku duyusuna ayrılan yer, beynin ¾ iken, bu oran insanda 1/20’ye düşmüş; buna karşın üst beyin, beynin hemen hemen diğer tüm bölümlerini örtecek kadar gelişmiştir.

4.    Özellikle sanayi toplumuna henüz geçiş gösteremeyen, daha doğru bir tanımlama ile doğanın mekaniğini anlayamayarak yaratıcı insanlar yetiştiremeyen toplumlarda, bugün ya da geçmişte, bilim diye ilmi değerlerin öğretimine ağırlık verildiği ya da çıkarcı siyasilerin bu yöndeki örgütlenmelere ağırlık verdiklerine tanık olmaktayız.

5.    Örneğin din eğitimi, bölgesel sorunların keskinleşmesine yönelik tarih eğitimi, evrensel olup olmadığı tartışmalı yönetim örgütlenmelerini tanımaya yönelik eğitim, bilgi adı altında ağırlıklı olarak verilmektedir.

6.    Osmanlı İmparatorluğunda yüzlerce yıl ilmi eğitim yapılmış ve medreselerde, halk, büyük bir kısmı dine yönelik ilimlerle donatılmaya çalışılmıştır. Keza dünyanın birçok ülkesinde, Rönesans’a kadar Avrupa ülkelerinin büyük bir kısmında, hatta bugün bağnazlık kıskacı içinde kıvranan ülkelerin önemli bir kısmında, bu tip bir yönlendirme yapılmıştır. Bunun üç önemli sonucu olmuştur:

a.    Ağırlıklı olarak verilmiş dini eğitim ve sadece sosyal içerikli eğitim, kişilerin doğaya yönelik duygulardan arınmasına neden olduğu için, araştırıcı ve yaratıcı ruhu köreltmiştir.

 

b.    Uygulanan yöntem gereği birçok şeyi sorgulamadan öğrenmek ve benimsemek zorunda kalan bu bireyler, daha sonra önlerine çıkan seçenekleri de, önerilen doğrultuda sorgulamadan benimser ve böylece totaliter ya da teokrat düşünceye sahip güç sahiplerinin esiri olurken, onların buyrukları doğrultusunda, biraz da tevekkülün verdiği rahatlıkla, aklın ve mantığın kabul edemeyeceği oranlarda, yargılamaksızın, saldırgan bir tutum sergilerler. Bu toplumlar yargılama yeteneklerini yitirdikleri için, kolayca sömürge de olurlar.

c.    Fakat en büyük tehlike bununla kalmaz, yan yana yaşayan topluluklarda dahi, bu eğitim ve öğretimin sonucu olarak, evrensel temellere dayanmayan, yapay, ne olduğu da tam olarak açıklanmamış ve açıklanamayacak bir takım yanlış kabul ve sanılarla, sürtüşmelerin temeli atılır ve zamanla da keskinleştirilir. Akla dayanmayan ve evrensel olmayan öğretiler oldukları için, zamanla, mantığın kullanılması ile doğru yolun bulunması da mümkün olmaz. Bu nedenle de bu yolu izlemiş toplumların hem kendi içindeki gruplar arasında hem de çevresindeki toplumlarla sevgiye ve saygıya dayalı bir iletişim kurulamaz. Hatta bu öğreti, insanları o denli derinden etkiler ki, bilim toplumuna dönüşmüş olduğu kabul edilenler dahi, bu güçlü öğretinin etkisinden kurtulamayarak, Bosna-Hersek, Azerbaycan, Çeçenistan vd.’de gördüğümüz gibi vurdumduymaz olur ya da mantığın ve evrensel değerlerin izin veremeyeceği ölçülerde yanlı bir tutum izlemeye başlar. 

7.    Bilimin dört önemli kaynağı, İskenderiye Kütüphanesi (önemli bir kısmı Hristiyan Romalılar, geri kalanları Müslümanlar tarafından) ve Çin’deki, 1000 yıl süreyle toplanmış kitaplardan oluşan dev kütüphane (bütün kötülüklerin anası bilimdir diyen bir Hanedan tarafından), Zerdüşt Kitaplığı (Büyük İskender tarafından) ve İnka Kütüphanesi (kendi içinde ve İspanyollar tarafından) tahrip edilmiştir.

8.    Halbuki sistemli bir dini öğretiyi geliştirmemiş ilk insanlara baktığımızda, birbirlerine saldırdıklarına, öldürdüklerine, kafalarını kırıp beyinlerini yediklerine, fosillerin incelenmesiyle, tanık oluyoruz. Fakat bu dönemde, insanların birbirine işkence yaptıklarına ilişkin hiçbir kanıt bulamıyoruz. Sadece saldırganlık kanıtlanmıştır. Nitekim birçok canlıda saldırganlığın kalıtsal olarak kalıtıldığına ilişkin birçok bilgi vardır. Bu nedenle doğanın en saldırgan canlılarından biri olan yabani sığırların, saldırganlarının öldürülüp, uysallarını çoğaltılması ile sığıra, yine saldırgan yabani koyunların, sakin evcil koyunlara çevrilmesi sağlanmıştır. Buna karşın bekçi köpeklerinde saldırganlık istenen bir özellik olduğu için daha da geliştirilmiştir. Bu nedenle bunun, yani, saldırganlığın doğal karşılanabilir bir yanı vardır. Saldırganlık canlının kalıtsal özelliğidir; insanda bile bu böyledir. Halbuki işkence yapılmasına ilişkin bulgular ve onunla ilgili aletler ilk olarak tapınaklarda bulunmuştur. Yani, işkence ilk defa, dinsel öğretilerle insan toplumuna girmiş ve bu öğretinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması ölçüsünde, işkence eylemleri de, yaygın ve etkili hale geçmiştir. Ortaçağdaki engizisyon işkenceleri, bu öğretinin en yaygın olduğu bölge ve ülkelerde, işkence bütün şiddetiyle sürmektedir.

9.    Evrensel bilim, bir kişinin doğumundan ölümüne kadar, ilk olarak kendi vücudunun karşılaştığı sorunları çözmeye, çevresini olumlu yönde düzenlemeye, anlamaya ve kullanmaya yönelik, kullandığı zaman her nerede olursa olsun aynı sonucu veren, her nerede yaşanırsa yaşansın kullanıldığında bazı yarar ve bazı hallerde üstünlük sağlayan, her insanın ortak olarak paylaşabileceği ve kullanabileceği bilgilerin toplamı olarak tanımlanabilir.

10.  Bilime ve ilime konu olan her alanın bilinmesi ve öğrenilmesi saygıdeğerdir ve gereklidir. Fakat insan ömrü sınırlıdır ve özellikle eğitim süreci içerisinde kişiye ve dolayısıyla topluma en yararlı bilginin öğretilmesi için, önceliklerin doğru saptanması eğitim stratejisinin başarısını belirler. Bu bilgiler, her ne kadar iç içe olsa da, öncelik sırasına konduğunda, kademelerle, öncelikle: 

a)    Kişinin bireysel kimliğinin ve becerilerinin geliştirilmesine ve kendi sorunlarına, yani kişiye yönelik bilgi,-buna bireysel sorun çözme yeteneğinin geliştirilmesi de denebilir

b)    Evrensel sorunları çözmeye yönelik, evrensel bilgi-buna toplumsal ya da kollektif sorun çözme yeteneğinin geliştirilmesi de denebilir-ve

c)    Bulunduğu toplumu diğer toplumlardan ayıran, yani ona davranış, düşünce, inanç ve amaç bakımından farklılık kazandıran, toplum (kollektif) kimliğinin kazanılmasına yönelik bilgilerin verilmesi şeklinde yürütülürse yararlı olabilir. 

11.  Devletin görevi, kişiye, bireysel kimliğini ve becerilerini geliştirmeye, kendini ve evrenin yapısını anlamaya yönelik bilgileri ve sorunları çözmeye yönelik yetenekleri kazandırmak olmalıdır.

12.  En kanlı sürtüşmeler ve çatışmalar, dine ve ırka dayalı toplumsal kimlik kazanımından sonra ortaya çıkmıştır ve sürmektedir.

13.  Toplumsal kimliğin kazanılmasında bugüne kadar, iki temel öğe, daha doğrusu hammadde için iki kaynak vardır: Irk ve din. Bir insanın ırk özelliklerini değiştirmesi mümkün olamayacağına göre, ırka dayalı bir toplumsal kimlik yaratma çabalarının, diğer topluluklarla uyuşmaları ortadan kaldırmak demek olduğunu daha başından bilmek gerekir. Bu da kan ve gözyaşı demektir. 

14.  Her an mimarisini değiştiren bir evrende, herhangi bir şeyin ya da bir kavramın hiç değişmeden kalmasını savunmak bilimin tanımına aykırıdır. Özellikle ahiret işlerinin ötesinde, zamanla, dünya işlerinin organizasyonuna da talip olan dini öğretiler, toplumdaki sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişmelerin ortaya çıkardığı gereksinmelere, değişmez kuralları ile cevap vermeye başlarken; bilimsel eğitimden geçmeyen birçok insan, özellikle kendi çıkarların gözetecek şekilde yorumlar getirmeye başladı ve böylece bir çeşit ruhban sınıfı ortaya çıktı. Ruhban sınıfının yönetime talip olması, bilim ve mantıktan yoksun idari sistemlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Sonuçta, değişmezliğin en büyük düşmanı olan bilimsel düşünmeye birçok yerde ve zamanda set çekildi ve bilimsel mantığın yitirilmesinden dolayı, hiçbir şekilde açıklanamayan, ardı arkası kesilmeyen çatışmalar ortaya çıktı. Tarihimizi ve üzerinde yer aldığımız kıtaların üzerindeki ülkelerin ve dinlerin tarihini anımsamamız, zannediyorum, yeterince aydınlatıcı olacaktır. Böyle bir sava karşı, tutucu olanların tepkisi hemen her zaman aynı olmuştur: “Yanlış uygulandığı için böyle olmuştur”. Halbuki dinler tarihine bakıldığında peygamberlerin bizzat yaşadığı dönemler ve onları izleyen halefleri bile bu kanlı kargaşadan ve katliamlardan kurtulamamıştır. Peygamberimizin ölümünü izleyen günlerde ortaya çıkan kargaşayı, daha sonraki 4 halifeden üçünün, ondan sonra gelen 11 imamdan 10’nun öldürülmesini ve daha sonraki halifelerin nadiren eceliyle ölmesini nasıl açıklayabiliriz? Diğer dinlerdeki durum daha da acıdır.

15.  Dünyadaki insanların tahmini bir çıkarma ile %20’sinin düzenli yalan söylediği, %10’nunun hırsızlığa yatkın olduğu, %20’sinin kurallar dışında cinsel ilişki kurmaya eğilimli olduğu bilinmektedir.

16.  Osmanlılar, Sultan Aziz devrinin ilk zamanlarına kadar, yeryüzünde Japon namında bir millet ve Japonya adını taşıyan bir ülke olduğundan haberdar değildi.

17.  Özellikle, sosyal evrimleşmeden, bulundukları kara parçasının coğrafik koşullarından ya da dünya üzerindeki konumsal uygunluğundan dolayı, ekonomik ve bilimsel atılım yapan topluluklar (çok defa ırk grupları), diğer ırk topluluklarını ortadan kaldırma, kendi egemenlik sınırlarını diğer ırkların ya da toplulukların zararına genişletme eylemine girişmiş ve insanlık adına utanç verici kanlı savaşların ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Bu saldırganlığa karşı koyabilmek için, çoğunlukla mağdur toplumların, birlikte hareket edebilecek, alınacak kararlara sorgulamaksızın uyacak ve gerektiğinde canlarını bu yolda yargılamaksızın feda edecek şekilde kahramanlık gösterebilecek kuşaklar yetiştirebilmek için, ırkçılığa dayalı tarih bilincinin yerleştirilmesi gerekmiştir.

18.  Yine kişi elinde olmadan, özgür seçiminin dışında, bir çeşit kalıtsal bir faktör gibi, dini yapılanmayı da doğarken ailesinden ve çevresinden almaktadır. Bir insanın kimliğinin büyük kısmını en geç 18 yaşına kadar tamamladığı düşünülürse, kişi bağımsız yargıya ulaştığı yaşa geldiğinde, dini yapılanma, onun kimliğine yerleşmiş ve ayrılmaz bir parçası olmuştur. Dolayısıyla bu yapılanmanın da şu ya da bu şekilde değiştirilmesi, bazı istisnai durumların haricinde, olanaksızdır. Ayrıcasız hemen her din, siyasete alet edildiği için, ruhsal ya da duyusal yapının doyumunun ya da geliştirilmesinin dışında, günlük yaşam tarzını ve en önemlisi ve en tehlikesi “düşünce tarzını” etkileyecek bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu, insan toplulukların yan yana gelmesini bugüne kadar önlemiş, bunda n sonra da büyük ölçüde önleyecek en önemli yapay etmeni oluşturur.

19.  Bir türlü açıklayamadığımız, yok olmanın (ölümün) verdiği ürküntüye bir nebze hafifleten ahiret işleri, dinin tekeline alınmıştır. Doğrusu da budur. Dolayısıyla hangi bilimsel yöntem geliştirilirse geliştirilsin, canlılarda ve insan soyunda ölüm dediğimiz mekanizma sürdüğü sürece, bir toplumdan dinin tüm öğelerini kaldıramazsınız. Çünkü, bu durumlarda, insan soyunun , mantık ötesi de olsa, bilimsel herhangi bir açıklamaya dayanmasa da, yine de bir çeşit teselliye gereksinimi vardır. Bu gereksinmeyi dini öğreti karşılar.

20.  Bir toplumun güçlü, başarılı ve barışçı olabilmesi için, kimliğini oluşturan öğelerin çok iyi seçilmesi gerekir. Çünkü uygun ve yeterli değerlere sahip olmayan toplumlar, er ya da geç, bu nitelikleri çok başarılı ya da yaygın olarak içeren toplumların maddi ve manevi istilasından kurtulamaz. O zaman, en sakıncalı ve uygulanması en kolay iki yolla kendini savunmaya başlar: Fanatik ırkçılık ve fanatik dincilikle. Her iki yol da, bilimi temel öğe olarak almadığı için, er ya da geç, uygulanan toplumu çıkmaza sokar. Sonuçta karşı durmaya çalıştığı egemen kültürlerin kimlik istilasından kurtulamaz. Eğer bu toplum, bilim yolunda herhangi bir atılım da yapmamışsa, tümüyle çaresiz ve tehlikeye açıktır. Irkçılık ve din, sorgusuz ve yargılamasız, dış etkileşimlere karşı bariyer oluşturduğu için, geçici bir süre, kimlik korunur gibi görünür. Fakat aynı zamanda kültür ve uygarlığın temel öğeleri olan bilgilerin ve yaşam tarzının akışına da set oluşturduğu için, sonuçta, toplum, çağın gerisine düşerek perişan olur.

21.  Orhun Kitabelerini Finliler buldu, bir Danimarkalı bilim adamı yazıları çözdü, Türkler ilk defa resmi olarak, 1994 tarihinde gidip Orhun Anıtlarını gördü. Bu nasıl bir kültürdür ki, kendi tarihinin köklerine dahi inemiyor?

22.  Anadildeki yeteneğin geliştirilmesi, bireylerin düşünce ve iletişim yeteneklerini geliştirdiği için de çok önemlidir. Kural olarak dil yeteneği gelişmemiş bir insanın, öğrenme, düşünme, yaratma ve iletişim kurma yeteneği de sınırlı kalır.

23.  1867 yılında İstanbul Üniversitesi’nde çeşitli disiplinleri kapsayacak şekilde dersler verilmeye, yani gerçek bir üniversite eğitimine geçilince, teknik tanımları karşılayacak hemen hemen hiçbir kelime bulunamamış; dolayısıyla en kolaydan bu tanımların Fransızcaları alınarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle dilimizde sonu ‘siyonla’ biten anlamlı ya da anlamsız birçok kelime bugüne kadar kullanıla gelmiştir.

 

24.  Birçok konuda en doğru teşhisi koyan genç Türkiye Cumhuriyeti ve bu konuda ağırlığını ve etkisini unutamayacağız Gazi Mustafa Kemal Paşa, iki nedenle Türk Dil-Tarih Kurumu’nu kurmuştur.

25.  Bu bilgiler ışığında ve geçen jeolojik zamanlardaki zoocoğrafik olayların oluşum tarzı nedeniyle “Türk” diye nitelediğimiz ırkın, morfolojik yapı itibariyle bir birlik göstermediği, çok değişik ırk ya da alt ırk gruplarından oluştuğu söylenebilir. “Türk Irkı” kavramı, özünde, dünyada kendine özgü bir dil (gramer) yapısı itibariyle bir birliğe verilen addır. Bir Özbek, bir Çerkez, bir Kazak, bir Azeri, farklı iki grubundan olan insanların benzerliğinden daha çok birbirine benzememektedir. Bu insanlar birbirlerine, dillerin ortak yapısı nedeniyle yakınlık ve sempati duyarlar. Dil, bu insanları birleştiren çimentodur. Bu neden her kim ki bu birliği yıkmak isterse, o zaman, dil birliğini yıkmayla işe başlamalıdır. Nitekim, 1915 yılına kadar İstanbul’daki nüfusun %40’ından daha fazlasının Türk olmasını yasaklayan, Türkmen ile düşmanı aynı değerlendiren Osmanlı, Türk Dili’nin gelişmememsi için herşeyi yapmıştır. Türk ırkı bu çimentonun sağlamlaşması için, çok değerli bir 600 yılı yitirmiştir. Bugün koskoca bir imparatorluktan, çocuklarımıza okutacağımız tek bir roman, tek bir öykü dahi kalmamıştır. Bırakın teknik terimlerin geliştirilmesini, bugün Afrika yerlilerinin dahi çevresindeki bitki ve hayvanlara taktıkları yöresel adlar, bu imparatorluğunkinden kat be kat çoktur. Bu topraklar üzerin de yaşayan yaklaşık 10.000 bitki türünden, ancak, yaklaşık 350 kadarına (bunların da en az 200’ü Arapça ve Farsça’dan devşirilmiş ya da türetilmiştir), 80.000 hayvan türünden, ancak, yaklaşık 400 türüne (bunların da en az 200 tanesi Arapça ve Farsça’dan devşirilmiş ya da türetilmiştir) ad verilememiştir. Bu adların birçoğu da, yine dil birliği tam oluşturulamadığı için, her yörede, farklı canlıları işaret ederek kullanılmaktadır.

26.  Türkçe’nin temel 3.000 kelimesine, Türkçe’de mevcut yüz küsur ekin ilavesiyle birçok kelime üretme olanağı vardır. Bu sayının 450.000 kadar olabileceği; ses uyumundan dolayı 150.000 kadarının kullanılamayacağı ve bu nedenle Türkçe ses uyumuna uygun en az 300.000 kelimenin türetilebileceği göz önüne alınırsa, Türkçe’nin bilim dili olmaması için hiçbir neden yoktur. Yeter ki bu bilince ulaşılmış olsun ve gerekli kurumlar, politik değil, yetenekli ve bu davaya inanmış insanlarla desteklenmiş olsun. Halbuki bugün Türkçe’de, türetilmiş tüm kelimelerle birlikte bu sayının 30.000 kadar olduğu varsayılmaktadır. Her alanda, kavramsal olarak bir patlama döneminin yaşandığı bu yüzyılda, eğer yetişecek gençler, bu kavramları başka dillerin kelimeleriyle kullanma alışkanlığını kazanırlarsa, bir zaman sonra kendi dillerinin yetersizliğine ve sonunda da gereksizliğine inanacaklardır. Türkiye’de “aydın tavrı içerisinde geçinen birtakım insanların, son zamanların moda deyimi ile bazı entellerin kötü örnek oluşturması” ve “Milli Eğitim Politikasının  yeteneksiz ve özellikle çağdışı kişilerce yönlendirilmesi sonucu” bu saplantıya sürüklenenlerin sayısı, her gün biraz daha artmaktadır.

27.  İnsan beyni, belki de doğası itibariyle, yaklaşık 12 bin yıldan beri “anthroposentrik” düşünmeye alıştırılmıştır. Yani herşeyin merkezinde kendisi vardır. Doğrular ve hatta nesneler bu merkeze göre tanımlanmalıdır. Bu nedenle insanoğlu, çağdaş ölçüm teknikleri bulununcaya kadar, evrenin ve güneş sisteminin merkezinin kendi ayağını bastığı yer olarak kabul etmiş; hatta bu düşünceye karşı çıkanları yakmıştır. Bir defa bu duygu yerleşti mi, bundan sonraki her eylem ve yargı bu düşünce tarzı üzerinden yürütülür. Bu nedenle, örneğin, Türkiye’de yaşayan bir insan, Çin bize 8.000, ay 300.000 km. uzak der de, ben Çin’e 8.000 km uzağım demez.

28.  Çocuk büyümeye başlayınca, ona toplumun kurallarını öğretenlerden kaçmaya, bu kuralları çiğnemeye göz yumanları, hatta teşvik edenleri sevmeye başlar. Okula başlar, başarısızlığına göz yuman öğretmen, ailesi tarafından iyi olarak nitelendirilir. Üniversitenin sonuna kadar geçer not almadığı halde, durumu idare eden hocalar, iyi hocalar olarak bilinir ve sevilir. Çok daha yetenekli meslektaşları ve arkadaşları olmasına karşın, sevap işlediği, iyi bir insan olduğu söylenen biri tarafından, yıllarca insanların kaderine ve mutluluğuna etki edecek önemli bir işe yerleştirilir ve herhangi bir gerçekçi seçilime uğramadan aynı şekilde, yarım bilgisi, yerleşmemiş toplum ilkeleriyle yoğrulmuş yetkilerine dayanarak topluma hizmet (!) vermeye başlar. Artık, iyilik yapma ve sevap işleme sırası ona gelmiştir. İyilik ve sevap olsun diye, fakir fukara olarak nitelendirilenlere devletin arazilerini gecekondu olarak peşkeş çeker; park yapılacak yerlere bina diktirir,; imara ters yapılaşmaya göz yumar; altındaki resmi arabayı, arkadaşlarına iyilik olsun diye sigara almak için şehre gönderir;yanında çalışanların, çocuğuna bakacak, geçimsiz kocasına yemek yapacak, hatta güne gidecek diye işten kaçmalarına izin verir; polisse, ölümcül kazaya neden olabilecek hataları görmezlikten gelir; politikacı ise vergilerini vermeyenleri affeder; sağlık hizmeti altında yeşil kart çıkarır; erken emekliliği getirir; ülkenin ormanlarını ve diğer kaynaklarını yağma ettirir. Sorulduğunda, fakir vatandaş edebiyatı yapar ve “benim muhtaç vatandaşım ne yapsın” der. Çünkü yaşamının hiçbir döneminde “nimetlerle külfetlerin aynı adamda toplanması gerekir” felsefesini yaşamamıştır ve böyle bir adamla da karşılaşmamıştır.

29.  Belirli dinlerde ve inançlarda, keza topluluklarda, adı ne olursa olsun  (genellikle ayin ve tören olarak adlandırılır) ritmik yapılan hareketler, beyinden, doğal bir uyuşturucu olan endorfinlerin salgılanmasına neden olduğu için, yapan insanlara büyük bir rahatlık ve huzur vermektedir. Bu nedenle çoğunluk ritmik hareketlerden oluşan folklor, korunarak ve geliştirilerek günümüze kadar ulaşmıştır. Folklor, bir anlamda, stres giderici, eşgüdüm ve toplumsal uyum sağlayıcı bir rol oynamaktadır.

30.  Canlıların tümünde bir hareketin defalarca tekrarlanması, sinir hücrelerinden, endorfin denen, canlıyı genellikle gerilimlere (strese) karşı koruyan, bir miktar uyuşturan, keza periferik (yani vücudun dış kısmına yakın) damarları büzen bir maddenin salgılanmasına neden olur. Sahile çıkan bazı yengeçlerin ön bacaklarını yüzlerce defa aynı şekilde sallamaları ya da bazı kuşların karşı karşıya kafalarını bir o yana bir bu yana sallamaları, anlamını bir türlü anlayamadığımız, ritmik hareketlerden oluşan hayvansal çiftleşme davranışları, her dinde her inançta, her toplumda, zikr, ibadet ya da tören adıyla bilinen davranışlar, hatta spor hareketleri, örneğin askerlerin uygun adımla yürüyüşleri vs. bu endorfin maddesinin salgılanmasıyla ilgilidir. Bu madde salgılanmaya başlayınca birey kendini huzurlu hisseder, varsa, acılarından uzaklaşır ve en önemlisi toplu olarak yargılamadan ve sorgulamadan birlikte hareket etmenin rahatlığını yaşar. Karışık adımlarla harbe giren asker, yargıladığı ve sorguladığı için, kaçma eğilimi gösterir; bu nedenle özellikle geçmişte, bilinçsiz de olsa, harbe gitmekte olan askerler uygun adım yürütülürdü. Dervişler, her nerede olursa olsun, ayinin sonunda, mutlu ve rahatlamış görünürler. Periferik damarları büzüldüğü için, küçük operasyonlarda kanları akmaz; vücutları bir çeşit doğal morfin salgıladığı için acı da duymazlar; bu nedenle çivilerin ve ateşlerin üzerinde yürüyebilirler. Fakat bu toplulukların, bilinçsizce bir hedefe ve hatta tasvip edilmeyen eylemlere yönlendirilmesi mümkün olur. Diğer canlılarda da buna benzer davranışlar gözlenir.

31.  Yani bu törenler için, çoğunluğu parlak ve göz alıcı, bir kısmı korkutucu, bir kısmı çekici, bir kısmı cezbedici giyim kuşam, takı vs. eşlik etmiş ve her toplumun kendine özgü bir giyim-kuşam ve takı adeti, geleneği, göreneği olmuştur. Bu gelenek ve göreneklerin de aynen korunması ve özgün yapısının bozulmadan geliştirilmesi gerekir. Bunun için hiçbir yargılama yapma hakkına da sahip değiliz. Çünkü, nasıl ki, geçtiğimiz evrim yolunda, bazı toplumlar mavi gözü, bazıları siyah gözü yaygın olarak kazanmıştır; giyim-kuşam ve takı gibi dış görünüşü yansıtan özelliklerde de sosyal bir evrim söz konusudur ve çeşitlenme, etkileşimin doğal bir sonucudur. Birçok canlının “gelinlik elbisesi” dediğimiz üreme zamanındaki renklenme ve süslenmesi de bu biyolojik eğilimin sonucudur.

32.  Bu ritmlere, başlangıçta, sadece bireyin sesiyle ve hareketiyle bir katkı yapılırken, sosyal organizasyonun gelişmesiyle birlikte, aletlerle katkı katkı başlamış ve anladığımız anlamda müzik kültürü doğmuştur. Bu gelişmenin de sorgulanması ve yargılanması doğru değildir. Her toplumun, hem giyim-kuşamına, hem müzik çeşitlenmesine, insanlığın bir kültür mozaiği olarak saygıyla bakmak gerekir. Bu nedenle, hoşlansak da hoşlanmasak da, müzikle ilgili her mirasın özenle korunması ve özgünlüğü bozulmadan geliştirilmesi gerekir. 

33.  1980’li yıllarda kurulmuş olan Devlet Mezarlığı’nda, eğer, bilime, hukuka, sanata vs.ye katkıda bulunmuş birkaç (hatta bir tane) sivilin de adı yazılabilecek durumda olsaydı, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin konumu ve etkinliği (buna bağlı olarak saygınlığı daha farklı olacaktı. Bizim dışımızda, herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı, hangi merakla, bu mezarlığı gezecek ve örneğin Peru’lu sade bir vatandaş bu mezarlıkta ne için minnet duygularını yerine getirecektir? Bu anlatımdan kesinlikle şöyle bir anlam çıkarılmalıdır: Burada yatan her insan, ülkemiz için büyük katkılarda bulunmuş, bizi, emperyalistlere (onları sözde kahramanlarına) karşı özveriyle korumuş değerli kişilerdir. Onları da saygıyla anıyoruz...Ama, bir devletin büyükleri sadece askerlerden (komutanlardan) oluşuyorsa ve devlet mezarlığında, evrensel bilim ve sanat açısından insanlığa hizmet ettiğine inanılan herhangi bir insanın adına rastlanılmıyorsa, 600 yıl hüküm süren bir imparatorluk dahi kurmuş olan bu topluluğun uygarlığından (geçmişte ve şu anda) kuşku duyulur.

34.  Fedakarlık her zaman belirli bir özveriyi, bazen acıyı, bazen sıkıntıyı gerektirir. Fedakarlık, özünde, bu duyguların , mutluluğa dönüştürülmesi sanatıdır. Birden çok kişiye hitap eden mevkilerde ya da kurumlarda, fedakarlık olamaz. Bu nedenle devlet düzeyinde, kurum düzeyinde fedakarlık olamaz. Eğer yapılırsa, çok defa istismar eşlik eder. Çünkü böyle durumlarda birinin hakkı, bir anlamda diğerine verilir ve toplumsal huzursuzluğa neden olur.

35.  Zekanın gelişmesi, insan soyunda, tiroksin hormonu dediğimiz, tiroyit bezinden salgılanan bir hormonla yakından ilişkilidir. Tiroyit hormonunun etkinliğini sağlayan kısmı, iyot taşıyan bir kısımdır; dolayısıyla yeterince iyot alınmayan bir ortamda yetişen bireylerin zeka düzeyi ve keza vücut oranları bakımından yetersiz olduğu birçok gözlemle bilinmektedir.

36.  İyot sıvı hale geçmeden buharlaşabilen, yani süblime olabilen, ayrıca yükseklere çıkıldıkça, buharlaşma oranı artan nadir elementlerden biridir. Bu nedenle arazi bakımından dünya ortalamasının çok üstünde bulunan Anadolu toprakları, ne yazık ki, iyot bakımından dünyanın en fakir topraklarından biridir. Dolayısıyla Anadolu insanı yeterince iyot almadan gelişimini sağlar. Bu nedenle örneğin bir iyot faktörünü ortadan kaldırmadan, Anadolu insanının zeka düzeyi üzerinde ortalama bir yorumlamada bulunmak ve bunu kalıtsal yapıya dayandırmak sakıncalı olabilir. Belki de Türkiye'de iyotlu tuz kullanmayı yasal bir zorunluluk haline getirmeyle, bu koşulun yerine getirilmesi sağlanabilir.

37.  İnsanın sinir hücreleri, ana karnında yaklaşık 4. aya kadar, uzantılarından hemen hemen yoksundur (apolardır) ve bu süreç içerisinde çoğalmalarını sürdürürler. Bu sürenin sonunda, sentrozom denen yapılarını hücre dışına atarak bölünme yeteneklerini yitirirler ve ancak yanlara doğru uzun (akson) ya da kısa (dendirit) kollar meydana getirerek dallanmaya başlarlar. Bu aşamadan sonra sayıca değil, hacimce bir büyüme söz konusudur. Özellikle bu evreye kadar protein ve vitaminler başta olmak üzere, zengin bir diyetle beslenen hamile kadınların çocuklarında, her ne kadar alt ve üst sınırı kalıtsal olarak saptanmışsa da, sinir hücrelerinin sayısı, bu sınırlarda en yüksek düzeyine çıkarılır. Yani zeka ve becerilerin esas ham materyali daha bu evrelerde kurulmaya başlanır. Bu evreden sonraki gelişmeler ise, kişinin daha sonraki yargı ve yorumlama yeteneğinin artmasını sağlayan gelişmelerdir.

38.  Beyindeki sinir liflerinin, beyin yapısı içerinde “Trakt=Yol” denen karmaşık bir örgülenme yaptığı bilinmektedir. Bu örgülenmenin temel yapısı, insan soyunda hemen hemen benzer olmakla birlikte, derecesinin ve karmaşıklığının bireyden bireye değiştiği de bilinmektedir. Bu yolların mimarisinin de kalıtsal yapıyla saptanmasına karşın, sayıca artırılmasının ve en önemlisi işlerliğinin devam ettirilmesinin, dıştan verilecek uyarılarla sağlanması, eğitim ve öğretim bilimi açısından son derece önemlidir. Bu yolların sayısı, mimarisi ve örgülenme şekli, kişinin bilgi ve becerisinin derecesini saptar. Öğrenme, yaratma, yargılama, hatta belki dogmatik eğilimli olma, bu yolların izlediği güzergahlarla ilgili olabilir. Fakat burada en dikkat çeken husus şudur: Bu bilgi yolları, gelişim evresinin ancak belirli dönemlerinde, özellikle ilk yaşlarda açıktır; daha sonra kullanılıp-kullanılmadığına ya da hangilerinin kullanılıp-kullanılmadığına bağlı olarak bu yollardan bazıları, dönüşsüz olarak kapatılır ve kişi o yöndeki becerisinin önemli bir kısmını yitirir. İşte bu nedenle, potansiyel olarak Nobel Ödülü alabilecek fizik yeteneğine sahip olan bir ayakkabı tamircisi, daha sonra eğitilmesi için bu olanaklara kavuşsa dahi, becerisini geliştirecek organik yapıyı geri getiremez. Bunun yerine seçtiği ve geçtiği yaşam yolu, ancak el becerisini sağlayacak bilgi yollarının geliştirilmesini sağlar. Eğer bu el beceri yolları, bu kişide kalıtsal olarak mükemmel ise, el becerileri bakımından da iyi usta ya da yaratıcı olur; eğer mükemmel değilse, yeteneksiz bir tamirci olarak yaşamını sürdürür.

39.  Boğalarda ve keza insanların erkeklerinde süt vermeyi, yavruya bakma davranışlarını ve horozlarda yumurta oluşturmayı sağlayan genler vardır. Fakat hiçbir zaman etkilerini göstermezler. Ancak östrojen hormonları dediğimiz dişilik hormonları, uygun gelişim evrelerinde verilince, bu özellikler ortaya çıkmaya başlar.

40.  Doğal olarak, bir bilgi ne kadar çok molekülle ve ne kadar çok merkeze yerleştirilmiş ise, hatırlanması da o denli güç olacaktır. Bu nedenle, bugüne kadar öğretim yöntemlerinde, olabildiğince fazla duyu organının devreye sokulması amaçlanmıştır. Güçlü uyarıların, örneğin yaşadığımız acı ya da çok mutlu bir olayın, belleklerden silinememesinin nedeni, algılamanın, yani protein sentezinin çok güçlü olmasındandır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte öğrenme yeteneğinin azalması, protein sentez hızındaki azalma; belleğin zayıflaması ise proteinlerin zamanla (özellikle dolaşım ve boşaltım sistemlerindeki yetersizlikler ve vücut için zararlı maddeler,in, örneğin sigara, içki vs. kullanılması ile ) bozulmasıdır. Protein sentez hızının güçlü olduğu, çocukluk ve gençlik dönemlerindeki anılar, bu nedenle çok daha net olarak hatırlanabilir.

41.  Toplumdaki insanların çok az bir kısmı üst düzeyde (kalıtsal ve eğitsel) yetenekli ve becerikli, çok az bir kısmı çok yeteneksiz ve beceriksiz, sayıca en fazla olan grup ise yetenek ve beceri bakımından orta değerdedir. Kazanılmış bilgi bakımından da bu dağılım görülür. İşte çağdaş ve gelişmiş ülkelerde, toplumu yönlendirecek ve lokomotif görevi yapacak yerlere, örneğin ilk, yani yetenek ve beceri ve keza bilgi birikimi bakımından %1’lik grubun içerisine giren insanlar, az gelişmiş ülkelerde ise rastlantıyla seçilmişler (çok defa da bilgiyi değil, kurnazlığı ön plana çıkaranlar) gelir. Böylece, bilgi göz önüne alınmadığı için bir yandan doğru seçim yapılamaz, yetenek göz önüne alınmadığı için de diğer taraftan yaratıcı tip oluşturulamaz ve sonuçta toplum, sorunları çözemez, hatta bilgisizliğin ve kurnazlığın doğurduğu yeni sorunlarla boğuşmaya başlar.

42.  Bir insanın bir okulu bitirirken aldığı toplam bilgi, o okulda verilen tüm bilginin yaklaşık %80’ni ise, bu bilginin, eğer öğrenme sürdürülmezse, mezuniyetten bir yıl sonra %40’a, 2-5 sene sonra da %10’a kadar düştüğü birçok araştırmadan bilinmektedir.

43.  Okuldan mezun olup da, devletin herhangi bir çarkına tutunmuş olan herhangi birini, ömür boyu denetleyecek herhangi bir kuruluş yoktur. Bu nedenle, bir kişi, devlet çarkında ya da özel sektörde, ömrü boyunca, aynı yetkiyle çalışma hakkına sahip olamamalı; zaman zaman bilgisi denetlenerek olması gereken çizgiye taşınmalıdır.

44.  Ülkede yapılan birçok yatırım, özellikle plan aşamasında, teknik kadronun yan bilgiye sahip olmamasından dolayı, beklenilmeyen ya da gözden kaçan birçok olumsuz sonuçlara ulaşmıştır. Bunun en tipik örneği, Gökova Santralı’nda yaşanmıştır. Bu santralı yapan, onaylayan merciler, kendi konularında yeterli teknik bilgiye sahip olmalarına karşın, yeterince çevre bilincine sahip olmadan bu yetkili makamlara tırmandıkları için, doğada büyük tahribatlar yol açmışlardır. Buradaki eksiklik, sadece kişinin (ya da kişilerin) bilgi eksikliği değil, neyi kime soracaklarının dahi bilincinde olmamalarıdır.

45.  Temel hakların ve özgürlüklerin ilk evresi ve ilkesi: Güçlü olan haklıdır. İlkel devlet kavramında da, din devleti kavramında da, kapitalizmde de, sosyalizmde de, vs.de de özgürlüğün ve hakların sınırı mal ile saptanmıştır. Bu nedenle, özellikle kapitalist düzenlerde, bir insanın gözünün çıkarılması, örneğin 4 sene hapisliği gerektirirken, bir gözlüğün zorla gaspı, örneğin 20 yıl hapislikten başlamaktadır. İlk olarak önemli olanın, yani malın korunması gerekir, daha sonra canın ve düşüncenin .... Dini devletlerde, dine karşı çıkmanın cezalandırılmasında da yine aynı mantık yatar; çünkü, dini egemenlik, bu tip devletlerde mala dönüştürülmüştür.

46.  Bir örnek, bu insanlık dramı için yeterli olacaktır, zannediyorum ... Almanya’da bu dönemde (Orta Çağda) büyük tahribatlara neden olan bir sel baskını oluyor ve kilise bunun nedenini kadınların içine cadıların girmesine bağlıyor. Belanın giderilmesi (ya da bir daha tekrarlanmaması) için 100.000’den fazla kadın diri diri yakılıyor. Başlangıçta, olaylara, onaylayarak doğrudan katılan ve bir süre sonra kuşkulanarak, bunun başka bir nedeninin de olabileceğini beyan eden bir rektör de yakılmaktan kurtulamıyor.

47.  Din faktörü insan toplumuna girinceye kadar, gücün üstünlüğü ve seçtirici özelliği, tartışmasız bir şekilde toplumların tümüne egemen olmuştu. Belki bu kaba güce bir tepki olarak, ulaşılamaz, insan tarafından alt edilemez yeni bir güç tanımlanması gerekti ve böylece yaratıcı (tanrı ya da tanrılar) kavramı doğdu. Artık insanlar, güçlünün karşısına, gerçekte var olmasa dahi, en azından gücünü hayallerinde yarattıkları adil bir kuvvetle çıkabilmekteydiler. Böylece, hayvani güç, hayali güçle denetim altına alınmıştı. İki başlılığın ortaya çıkardığı kargaşalıkların yeni düzenlemeler ile ortadan kaldırılması gerekecekti. Böylece, hak ve özgürlükler yeniden tanımlandı.

48.  Temel hakların ve özgürlüklerin ikinci evresi ve ilkesi: Kaba güce boyun eğmenin yanısıra, dini egemenlik ve yargılamasız, sorgusuz itaat.

49.  Temel hakların ve özgürlüklerin üçüncü evresi ve ilkesi: Kaba gücün, dini egemenliğe bağlı yargılamasız, sorgusuz itaatın ve ırkçılığın sınırladığı hak ve özgürlükler.

50.  Temel hakların ve özgürlüklerin dördüncü evresi ve ilkesi: Toplumun sadece bir kesimine (kastına) sağlanmış hak ve özgürlükler-“komünizm”.

51.  Temel hakların ve özgürlüklerin beşinci evresi ve ilkesi: Mali kudret kadar hak sahibi olma-paran kadar konuş (özgürsün)- “kapitalizm”.

52.  Temel hakların ve özgürlüklerin altıncı ve belki son evresi ve ilkesi: Kalıtsal yapı ve kazanılmış bilgi kadar hakka sahip olma, “Vatandaşlık Hakkı ve Derecesi” ve doğadan karşılıksız yararlanma devrinin son bulması.

53.  İnsanlar yerleşik düzene geçmeye başlayınca, artık değer üretilebilmesi için, ilk olarak karşılığı ödenmeden kullanılabilecek kas gücüne (emeğe) gereksinme duyuldu ve sonuçta kölelik kurumu doğdu. Milyonlarca insan bu kurumdan binlerce yıl acı bir şekilde nasibini aldı.

54.  Son 50 yılda ülkemiz olanaklarıyla yabancı ülkelere doktora yapmak için gönderilmiş kaç kişinin geriye döndüğü ve hangilerinin doktorası ile ilgili bir konuda çalışma yaptığı ya da sürdürdüğü, kaçının bilimsel bir amaç için organize edildiğini araştırmak ilginç olacaktır ve öğrenilenler bir bir hayal kırıklığına neden olacaktır. Bu tezgah kurulduktan sonra, artık, kişilerin yabancı ülkelere gitmesine (göç etmesine), yani beyin göçüne gerek kalmamıştır. Çünkü, kendi ülkesinde beslenip, yetiştirilip, olanaklar sağlanıp, araştırmalar yaptırılan; fakat buna karşın çalışmalarını (araştırmalarını) sanayileşmiş ülkelerin gereksinmelerine göre kuran yeni bir hizmetkar grubu oluşturulmuştur. Bu yeni sömürünün adı “Bilgi Göçü”dür. Böylece gelişmiş ülkelere hiçbir ödentisi ve rizikosu olmayan yeni bir kazanç yolu bulunmuştur. Bu yolla, günde, sadece Türkiye’den yabancı ülkelere (özellikle Amerika’ya) bir gigabaytlk bilginin aktarıldığı (hediye edildiği) tahmin edilmektedir. Bu, iyi yetişmiş 10 mühendisin bilgisine denktir. 

55.  Aile yaşamı, birçok hayvanda sürekli, bazılarında geçici, insan soyunda ise son 20-30 bin yıl önce ortaya çıkmış güçlü bir biyolojik gereksinmeden (çocuğun yetiştirilme süresinin uzamasından) dolayı ortaya çıkmıştır.

56.  Tek (bir) tanrılı dinlerin birbirleriyle ortak olan bir geçmişleri ve ortak olan birçok öyküleri vardır (Tufan ve Adem’le ilgili olanlar en gözde öykülerdir). Tek tanrılı dinlerde tanrı kelamı olduğu savunulan bu öykülerin bir kısmının, daha sonraları, Sümer ve Babil yazıtlarında kayıtlı olduğu bulunmuştur. Özellikle Mısır’da ilk defa çok tanrılıktan tek tanrılığa geçişi sağlayan Firavun Ammonfi-IV Akhenaton’un (tanrısı Aton) tapınaklarındaki ve daha önce duvarlara yazılmış diğer yazıların bir zamanlar burada yaşamış İsrail oğullarının Tevrat’ında aynen yer alması ilginçtir.

57.  Böylece, o güne kadar hiçbir peygamberin ya da daha sonraki peygamber haleflerinin kutsal kitaptan ayrı olarak ileriye sürmediği, yeni bir uygulama başlatıldı. Bu, Hz. Muhammed’in sağlığında söylediği ileri sürülen sözlere göre, yeni durumlara, hatta Allahın Kelamının zikredildiği Kuran’a yorumlar getirmeydi. Böylece, Hz Muhammed’den 240 yıl sonra, bugün hemen hemen tümüyle sahih (geçerli) hadislerin kaynağı olarak kabul edilen ilk hadisler, Buhari tarafından yazıldı ve böylece Kuran’a insanlar tarafından “bir anlamda istenildiği gibi” yorum getirme yolu da açılmış oldu. Fakat Kuran’daki bilgilerin özgünlüğü konusunda (pek az ayrıcasıyla) kimsenin kuşkusu olmadığı için, Kuran, en azından esasa yönelik konularda, diğer dinlerdeki gibi farklı yorumlara geçit vermiyordu. Hadislerle Kuran’ın olası çelişkilerini gidermek için, daha doğrusu ileriye sürülecek bazı hadislere kabul edilebilir bir dayanak sağlayabilmek için, Kuran ile ilgili ilginç bir yorum yapılmadan da geri kalınılmadı: “Hz. Peygambere bir yazılı (bilinir) vahiy, bir de Kuran’da yazılı olmayan vahiy “Gayri Metnu Vahiy” geldiği ileri sürüldü. Böylece,”Gayri Metnu Vahiy”e göre denerek, artık, amaca göre yoruma destek sağlanmış oldu. Böylece, elde yazılı metin olmadığına göre, çek çeke bildiğin yere...

58.  Bu nedenle birçok dini kural, hatta Müslümanlığın en temel ibadet ilkelerinden biri olan namaz kılmanın şekli dahi, mezhepten mezhebe değiştirildi ve İslamiyet’ten önceki orijinal durumu da unutturulduğu ve belgeleri ortadan kaldırıldığı için, artık doğruyu bulma şansı hemen hemen kalmadı.

59.  Bu aşamadan sonra, çelişkiler, çarpıtmalar, sürtüşmeler, kavgalar, parçalanmalar iyice hızlandı. Bir taraftan hadis adı altında, birçok asılsız hurafe İslamiyet’e sokuşturulurken, bir taraftan da bu kargaşalığı ortadan kaldıracağına, gittikçe körüklenmesine ve bazen içinden çıkılmaz duruma gelmesine neden olan, tefsirciler adı altında bir zümre türedi. Hatta zamanla üniversitelerde anabilim dalı olarak yerini aldı. Böylece, bizzat Tanrının doğrudan peygamber aracılığıyla insanlara tebliğ ettiğine inanılan Kuran ile insan arasına, Kuran’ın hiçbir yerinde söz edilmeyen  bir zümre girdi. İşte bu zümre, dinin gerçek anlam ve görevini saptırarak, hem insanları kutsiyetten uzaklaştırdı hem de kutsal kitapların saygınlığını zedeledi.

60.  Göçebe düzeninden yerleşik düzene geçmeye başlayan Türklerin, daha organize olmuş uygarlıkların da etkisiyle, Şamanizm’i yetersiz görerek, yeni din arayışlarına girdiklerini görmekteyiz. Şehirleşme deneyimine ilk olarak adım atılan Güney Türkistan’da doğal olarak farklı dinlere kaymalar başlamış ve hoşgörüyle karşılanan bir dinler mozayiği oluşmuştu. İslamiyet’in haricinde hiçbir din silah zoruyla bu topluma girmediği için toplumsal barışın da bozulmasına da neden olmamıştı. Şamanizm’den köken alan birçok gelenek, görenek ve alışkanlık yaşatılırken; yeni dinlerin özellikleri de eklenmek suretiyle çeşitliliği esas alan bir kültür zenginliğine ulaşılmıştır. Bununla birlikte yer yer, Arapların Allah’a, İsrail oğullarının Yahova’ya sığındığı gibi, Türklerde de Yer ve yer altı tanrısının yanısıra en büyük tanrı olan Gök Tanrıya hâlâ sığınma görülmekteydi.

61.  İslamlaşmanın en önemli etkilerinden biri de Türk toplumunu bir arada tutan kan bağının çözülmesi oldu. Bu değişim aslında ilk defa Türklerde görülen bir gelişme değildi. Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilan etmesinden önce, birkaç Yahudi’nin dışında herkes kan kardeşiydi. Herkes kabile içinde kan kardeşiydi ve eski Türklerde olduğu gibi yabancı bir kabiledekiyle de kanlarını içmek suretiyle kan kardeşi olabiliyorlardı. Medine’ye hicret olunca, muhcirinlerle (göçenlerle), Medine yerlileri (ensarlar) dayanışma içine girdiler. Bu, kan kardeşliğinin dışındaki bir dayanışmaydı. Bu arada Bedir Savaşı kan kardeşliğine son darbeyi vurdu. Çünkü bu savaşta oğullar babalarını öldürmüştü. Geleneksel kan kardeşliği bozulmuştu. Artık Müslümanlık adı altındaki kardeşlik kavramı Arap toplumuna girmişti. Aynı olay, kansız bir şekilde Türk toplumlarında da görüldü. Her ikisinde de kan kardeşliği yasasının yerini, Kuran’ın ilkeleri almıştı. O güne kadar han ya da bey olarak bilinen şefler, Selçukluların sahneye çıkışıyla birlikte sultanlığa ve padişahlığa dönüştü.

62.  Bütün bu anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Türkler, inançlarını kanalize edecek dine Şamanizmle başlamış, daha sonra bir kısmı kendi rızalarıyla ya da çeşitli kültürel ilişkiler içinde Müslümanlık hariç başka dinleri kabul etmişlerdir. Kılıç zoruyla kabul ettikleri tek din Müslümanlık olmuştur. O güne kadar hiç silah kullanmayan ve kendi içinde barışa, saygıya dayalı diğer dinler de bu devlet dininin kılıcından nasiplerini aldılar. O güne kadar, Hıristiyanlık hariç, birbirlerinin tapınaklarına, sembolik dini simgelerine saygılı olan dinler, bu tapınakları yağma eden, içerisindeki değerleri ganimet adı altında paraya tahvil eden, Allah adına yakıp yıkan, insanları köleleştiren bir zihniyetle karşılaştılar. O nedenle batıda Amerikan yerlileri aynı nedenle Hıristiyanlığa, doğuda bizim de dahil olduğumuz kavimler, en azından başlangıçta Müslümanlık adına Arap Milliyetçiliğine kanları pahasına direndiler. Böylece her inanç saygıdeğerdir yerine yalnız benim inancım saygıdeğerdir felsefesi egemen olmuş ve bunun doğal sonucu olarak da batıda Hıristiyanlık, doğuda Müslümanlık adına tarih kana boyanmıştır. Bu nedenle de Türkler kendi demokratik anlayışlarını geliştirme şansını, daha ilkel bir basamakta iken bu yolla yitirmiş, Müslümanlığın güdümüne girmişlerdir. Budizm, Zerdüştlük, Manheizm, Hıristiyanlık, belirli ölçüde Yahudilik ve Şamanizm, bu topraklarda hem de bugün irkilerek baktığımız yöntemler kullanılarak, hemen hemen ortadan kaldırılmış; Müslümanlık adı altında din ve keza kültür birliği sağlanmıştı. Biyolojide bir kural vardır. Çeşitlilik ortadan kalkınca, uyum yeteneği ve tehlikelere açık olma durumu da artar. Nitekim kültür zenginliği açısından da durum böyle olmuştur. Artık bu insanlar tek boyutlu bir kültür yoluna girmiş oldular. Bu, özünde, Arap kimliğinin, insanların adının değiştirilmesi ve davranışlarının değiştirilmesi de dahil Türklere zorla benimsetilmesiydi. En acı olanı da, bugün dahi düşünür geçinen İslam ilimcilerinin, bunun dinsel ve ahlaki açıdan savunmasını hâlâ sürdürüyor olmasıdır.

 

63.  Sonuçta hem Selçuklular’da hem Osmanlılar’da Türk Türk’e düşman olmuştur. Her iki durumda da bu eylemlere paralel olarak Sünnileştirme gittikçe egemenleştirilmiştir. Türkmenlerin aşağılanması tepkiye neden olmuş, bunun sonucu olarak da Yıldırım’a karşı Timur’un, Yavuz’a karşı Şah İsmail’in yanında yer almışlar; bu baskıya dayanamadıkları için Baba İshak, Şeyh Bedrettin ve benzeri iç ayaklanmalar ile ülke kana boyanmıştır. Artık bir defa köprüler atılmıştır. Resmi yönetim Türklüğün peşine düşmüştür. Bunun dinsel düzeyde zemininin hazırlanması için de Sünnilik hak mezhebi, Türkmenlerin bağlı olduğu diğer yollar ise küfür,hatta dinsizlik sayılmıştır; bu yolda yapılacak tüm tehdit ve katliamlar da yüzkarası fermanlarla meşrulaştırılmıştır. Bu hata bugüne kadar da düzeltilememiştir. Selçuklu ve Osmanlı saraylarında Türk dili, kimliği ve tarihi adeta yasaklanmış; Türk dili ve kimliği her fırsatta aşağılanmıştır. Selçuklu yazar Kerimeddin Mahmud, “Türkleri, hunhar Türkler köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler; fakat düşman kuvvetli gelirse kaçarlar”; Osmanlı’da Naima tarihinde, “Türk, nadan, idraksiz, çirkin suratlı, hilekâr” diye yazar.

64.  Alevi-Bektaşi felsefesi, Şamanizm’in insancıl ve özgür ilkeleriyle yoğrulmuş, halka hitap eden bir düşünce sistemi olduğu için, özellikle Oğuz soyundan gelenleri fazla değiştiremedi. Böylece bu felsefe M.S. 1600 yıllarına kadar yaygın olarak (bazı kaynaklara göre %80’i kadar) toplumun halk kesiminde gözde olarak kaldı; halbuki gücü elinde bulundurmak isteyen yönetici ya da egemen kesim, insanları dar kalıplara sokan ve güdülmeye açık yapan Sünniliği, çıkarları gereği, tercih ediyorlardı. Alpaslan’ın M.S. 1071’de Bizans’a vurduğu öldürücü darbeden önce, değişik inançlarıyla Anadolu’ya gelen birçok Türk boyu, yerli halk ile uyum içerinde yaşamış; hatta din değiştirmeden birbirleriyle evlenmeleri sorun olmamıştır. Türk toplumunu Sünnileştirmek için ilk katı uygulamalar, Alpaslan’ın ve Melikşah’ın katıksız bir Sünni olan veziri Nizamülmülk tarafından yapılmıştır. Son derece katı baskılar uygulanmış; baskıya karşı çıkan Batini ve Rafizi akımları, çok sert önlemlerle bastırılmıştır. 

65.  Daha sonra egemen olan Osmanlılar kural olarak başlangıçta göçebe toplum olduklarından laik yapılarını belirli bir süre korudular ve Bektaşi felsefesi Osmanlının kuruluşunda önemli görevler aldı. Zamanla üretim toplumuna geçemedikleri için, örfi hukukun yerini şerii hukuk, Bektaşi felsefesinin yerini ise Arabistan’dan gelen mollaların tutucu görüşleri almaya başladı. Sünnilik ve onun Hanefi anlayışı, politik bir baskı olarak halkın üzerine uygulanmaya, Osmanlı yönetimi Araplaşmaya başladı. Hanefilik, Müslümanlığın esası olarak benimsenmiş, diğer anlayışta olanlar kafir ve zındık olarak damgalanmaya başlamış, son görünmüştü... 

66.  Yönetim baskıcı Sünni, halkın büyük bir kısmının Türk gelenek-göreneklerini yaşatan Alevi olması, beklenen tepkiyi doğurdu; Türkmenlerin bir kısmı, o sırada Osmanlıya rakip olan İran’daki Türk Safavi Devletine yöneldi Yavuz Sultan Selim’in önünde iki seçenek vardı, ya politika değiştirerek daha demokratik olan Aleviliği devlet politikası olarak yeniden benimseyecekti, o zaman Safavi Devleti’yle yandaş edinme için bir yarışmaya girecekti ya da baskı uygulayarak Sünnileşmeyi sürdürecekti. Saraydaki ulema zaten Sünni kafasında olduğundan ikinci seçeneği benimseyerek, Anadolu’yu “Allah’ın yoluna çağırma” adına kana buladı. En iyimser bir rakamla 40.000 Türkmen kılıçtan geçirildi. Katliamlar her yerde kanın oluk gibi akmasına neden oldu. En kötüsü Türklüğün gelenek ve göreneklerini yaşatmaya çalışan bu insanlar, verimli yerlerden dağların başına sürdürüldü;sefalete itildi. Artık, yönetim, Türkler’de geleneksel olan halkın katılımcı yapısından faklılaşarak, koyu bir merkezi sisteme, daha doğrusu katı bir devletçiliğe dönüşüyordu. Bu değişim, bu zihniyet, bundan böyle, bugüne kadar, ister iyi niyetle olsun ister kötü niyetle olsun, devlete karşı yapılan her hareketi “Vatana İhanet” damgası ile yargılamak için zeminin hazırlanmasını sağlamıştı. Bu da devletin iyi yönetimi için yeni seçeneklerin aranmasını korkulu bir rüya haline getirerek, yaratıcılığı kösteklemiştir.

67.  Macaristan sınırındaki serhat boylarında savaşan Osmanlı askerlerinin büyük bir kısmı boşnaklardı. Ama buradaki ve keza imparatorluğun birçok yerindeki insanların hepsinin Müslüman olması Osmanlı’nın işine gelmiyordu. Çünkü vergi geliri azalıyordu. Sırf vergi gelirini artırmak için Bosna’ya Hıristiyan Sırp’ları yerleştiren de, yani bugünkü çatışmanın zeminini hazırlayan da Osmanlıydı. Şeriata aykırı olmasına karşın, Osmanlı, kilise ve dini kurumların yaygınlaştırılmasını teşvik etmişti. Çünkü, bu yolla vergi gelirini artıracağını biliyordu. Saraybosnayı imar eden Bosna valisi Gazi Hüsrev Bey, çarşıdaki Hıristiyan tüccarlar artsın, vergi gelirleri yükselsin diye, çarşının içine Ortodoks kilisesi inşa ettirdi. Sokullu Mehmet Paşa, yine aynı nedenle, Sırp Ortodoks patrikliğini kurup, bizzat kendi kardeşini patrik yapmıştı. Osmanlı bunları yaparken, dış etkilerden çekinmeyecek kadar güçlüydü. Bütün bunların nedeni, tarihten gelen talan alışkanlığıydı. Bu nedenle “Osmanlı bütün dinlere saygı göstermiştir, caminin yanında kilise yaptırmıştır” gibi, İslami yönetimin, başka insanların inancına saygılı olduğunu çarpıcı şekilde anlatma, özünde bir yanıltmacadır. Bu hoşgörünün esas nedeni, üretken, becerikli, işbilir bir cemaatten vergi toplamanın kaçınılmaz yolu olmasıydı. Çünkü, insanların İslamlaştırıldıklarında, er ya da geç, bu sistem içinde üretkenliklerini ve yaratıcılıklarını yitireceklerini biliyorlardı. Bu da gelirlerin azalması demek olacaktı.

68.  Eğitim kitaplarımızda, sanki marifetmiş gibi, ballandıra ballandıra anlatılan ilginç bir öykü vardır. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı bir seferde eyerinin üzengisi bozulur. Yaklaşık 200.000 kişiden oluşmuş orduya haber salınır, acaba sanattan anlayan var mı diye? Sonunda bu koca orduda, savaşmaktan başka şeylerden de anlayan bir asker bulunur ve üzengi tamir ettirilir. Üzenginin tamiri bitince, Yavuz Sultan Selim, askerin kafasının vurulmasını emreder. Bu orduda savaşmaktan başka birşeyle ilgilenen asker istemiyorum diye. Aslında Yavuz Sultan Selim kendi açısından haklıydı. Çünkü devlet giderlerinin en öneli kaynağı, ganimet adı altında, talandan geliyordu. Böyle bir eylemin gerçekleşmesi ise, yalnız ve yalnız, öldürmeyi ve talanı düşünen insanlarla olabilirdi. Bu düşünce tarzı, Osmanlıya uzun süre ganimet alma (talan imkanını) sağladı. Cumhuriyete kadar da bu düşünce tarzı devam etti. Bu nedenle, dünyanın en büyük ordularından birine sahip olan Osmanlı ordusunda, insanlığın ve Türklerin bugün tanıdığı ne bir yazar ne bir sanatkar ne de askerlik konularının dışındaki herhangi bir konuda yetkin bir düşünür yetişmedi, yetişemedi. Ocak. Yalnız ve yalnız, öldürmeye ve talana göre yönlendiriliyordu. Gerekli sanatkarlar ise devşirmelerden, dönmelerden ve gayrimüslimlerden seçiliyordu. 

69.  Halbuki, Osmanlı ordusunda, bir sanat eserinden, bir resimden, bir heykelden, bir kitaptan, hatta tarımda büyük atılım yapacak bir bitki çeşidinden (sebze ve meyve çeşidinden), bir hayvan çeşidinden (talan için kullanacağı at ve itin haricinde) habersizdi. Bunları ülkesine getirip ülkesini güzelleştiremedi, zenginleştiremedi. Bırakın yabancı ülkeleri, kendi ülkesinin zenginliklerini dahi öğrenemedi; sömürü düzeninin aracı olarak gördüğü birkaç tapınak hariç, hiçbir şeyi koruyamadı, geliştiremedi. Tarihin ilk uygarlıklarının kurulduğu Mezopotamya’yı ve Ön Asya’yı 600 yıl denetimleri altında tutmalarına karşın, bırakın kul için, Allah için bile tek bir satır inceleme yapmadılar, tek bir sayfa yazı yazmadılar. Osmanlı arşivlerinde tarihin bu anıtlarıyla ilgili tek bir belge bulamazsınız. Nerelerin talan edileceğini, hangi damardan nasıl ve ne miktarda kan alınacağının hesabını dikkatli defterlerle tutarken, bu onurlu görevi, gavur dedikleri insanlara bıraktılar. Geçen bu kadar süre içerisinde, bu değerli eserlerde oluşmuş olabilecek tahribatların ve yağmaların sorumlusu oldular. Bırakın yüzyıllarca yıl öncesini, daha 100 yıl önce, dünyanın en güzel tapınağının, Bergama Tapınağının, kireç taşı diye Almanlara verilmesine fetva çıkardılar. Bugün Osmanlıyı sitayişle övenlerin ve Osmanlı modeline dönmek isteyenlerin, ahlak, uygarlık, bilim ve gerçek Türk Milliyetçiliği adına, değerlendirilmesini okuyucuların takdirine bırakıyorum....

70.  Esasında, bugün dahi Türk-İslam felsefesiyle yoğrulmuş beyinleri olan yöneticilerimiz, meydanlarda 16 devlet kurmuş olmanın gururunu dile getirdiklerini zannederler. Bir defa bu devletlerin önemli bir kısmının Türk Milliyetçiliğinden uzak, İslam felsefesi hakim olarak kurulduğu için, desise, kin, kan ile er ya da geç yıkıldığını; en kötüsü de bugüne (bugünkü Türklere) ve uygarlığa bıraktıkları herhangi bir şey olmadığını dile getirmekten kaçınırlar. Bir gün birileri, 16 devletin kurmanın marifet olmadığını, birini kurup da onu sürekli yaşatmanın uygarlık olduğunu er ya da geç yüzümüze vuracaktır. Çok devlet kurmanın, uygarlığın temel koşulu olan uzlaşmacılıktan uzak, ilkellik olduğunu öğrenmemiz gerekecektir. Bu ilkelliği aşılayan en önemli etkilerden biri de İslamiyet olmuştur. Çünkü İslamiyet’in bir çıkar (talan) için bir araya getirdiği birlik, evrensel üretim modelini içermediği için, değirmenin suyu bittiğinde parçalanmayı da zorunlu hale geçirmiştir. Bu nedenle 16 Türk devleti kurulmuştur. Bu açmazı gören Türkiye Cumhuriyeti kurucuları, başta Yüce Atatürk, üretici yaşam tarzını teşvik eden esasları, devletin temel ilkeleri olarak benimsemiş (sanat, bilim, tarımsal ve sanayi üretimini teşvik eden yaklaşımları ile) ve kazandırılan bu yapıyla Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatabilecek zemini hazırlamıştır.

71.  Türkler, katı, dayatmacı, yargılamadan uzak, yetkilerin eşeyler ve sınıflar arasında farklı paylaştırıldığı bir sistemi benimseyemiyorlardı. Fakat gelişmiş organizasyonlu Arap Milliyetçiliği (Müslümanlık) karşısında da fazla etkinlikleri olamıyordu. İslamiyet, başlangıçta, bir Arap dini olarak ortaya çıktığı için, Arap Milliyetçiliğinin iskeletini ve vurucu ruhunu oluşturmuştu. Bu nedenle Arapların dışındaki ırklar, Müslümanlığı hiçbir zaman tam olarak benimseyememişlerdi. Hatta İranlılar Müslüman olmalarına karşın, Araplar onları Acemler (yabancılar) olarak tanımlıyor; İranlılar da Müslümanlığı Arapların benimsediği anlamda içlerine sindiremedikleri için, kendi milliyetçi duygularıyla (gelenek-görenekleriyle) yoğurarak, Arap Milliyetçiliğe tepki olarak Şiiliği ortaya çıkarıyorlardı. Şiilik, Arap Milliyetçiliğinin karşısına dinsel bir akım olarak çıkıp, Arap egemenliğini sarsmaya başlayınca, Arap Milliyetçiliği de aşırı bir dini hüviyet kazanarak katı bir Sünniliğe dönüşüyordu. Şiilikle İran Milliyetçiliği, Sünnilik ile Arap Milliyetçiliği bu nedenle özdeşleşmiştir. Müslümanlık İran’a girdiği zaman, diliyle, edebiyatıyla, sanatıyla, mimarisiyle yerleşmiş ve gelişmiş bir Fars Kültürü vardı. Bu nedenle kültürel çatışma kaçınılmaz oldu. Bu çatışma bugüne kadar, hatta İran-Irak çatışmasına kadar süregeldi. 

72.  Selçukluların yıkışından sonra kurulan birçok beylikten (devletten) biri olan Karaman Beyliği (Devleti)’nin beyi Karamanlı Mehmet Bey, Konya önünde toplanan divanda (M.S. 13 Mayıs 1277), bundan böyle devletin dilinin sadece Türkçe olacağını ilan etmiş ve soyunun diline sahip çıkmıştır. Keza halkı büyük ölçüde Farsi, yöneticileri Türk olan, İran’daki Safavi Devletinin kurucusu Şah İsmail (M.S. 1487-1524), Safavi Devleti’nde Türkçe’nin resmi dil olmasını sağlamış, bizzat kendisi Hatayi mahlasıyla Türkçe tasavvuf şiirleri, arı bir dille Türkçe halk şiiirleri, özellikle bugün Alevilerin çaldığı saz eserleri, Türk halk edebiyatının işlendiği bir “Divan”, didaktik ve lirik gazeller, Hz. Ali hakkında övgüler dizilen “Dahmame” ve didaktik bir “Nasihatname” ve tüm mektuplarını Türkçe yazmıştır. Halkı Türk olan Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim de, Şah İsmail’e inatla Farsça yazılmış mektuplarla cevap vermiştir... 

73.  Amerikalı bir gazeteci, Atatürk’e, “Sizin devrimlerinizin içinde en çok hayranlık duyduğumuz devrim, dil devrimi oldu; bir milletin alfabesini toptan değiştirdiniz” deyince, Atatürk şu yanıtı vermiş: Yanılıyorsunuz. Eğer bu alfabe millete mal olsaydı, bunu benim değiştirme gücüm olmazdı. Bugün 13 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından, ancak 10.000 kişi bu alfabeyi kullanabilmektedir. Ben, halkın dilini, anadil yapmak istiyorum. Çünkü Arap harfleriyle Türk dilini yazmak oldukça zor. Yazsanız dahi, tekrar aynen okumakta birçok zorluklar ortaya çıkmaktadır. Anlam kaymalarına neden olmaktadır. Ayrıca Osmanlı’da amaçlar bağlı (tapu için farklı, kitap yazımı için farklı, Kuran için farklı vs.) olarak en az birbirinden faklı 10 çeşit Arapça yazı tipi kullanılmıştır. Bunların her birinin öğrenilmesi ayrı bir eğitimi gerektirmekteydi. Eski Türk alfabesi de araya giren İslam eğitiminden ve alfabesinden dolayı ölmüş bir alfabe olmuştu ve gereksinmeleri karşılayacak durumda değildi. Bu nedenle teknik olarak gelişmiş batı dünyasının alfabesinin alınması kaçınılmaz olmuştu. 

74.  Birçok İslam ülkesinin ve Türkiye'deki birçok Türk kökenli Arap Milliyetçisinin, Atatürk’ü, Hilafeti kaldırmasından dolayı suçlaması da haksızlıktır. Atatürk, hilafeti Türk yönetim sisteminden uzaklaştırmıştır. Bu nedenle Halifeyi ortadan kaldırmamış, Edirne’den kapı dışarı ederek, Türkiye'den çıkarmıştır. Eğer, İslam ülkeleri ve Türkiye'deki Türk kökenli Arap milliyetçileri, gerek duysalardı, örneğin dünyanın birçok yerinde görülen birçok dini lider gibi, son Halifeye de biyat edebilir ve kurumsal olarak yaşatabilirlerdi. Bunun için hiçbir engel yoktu. Ya da geçen 70 yıl içerisinde İslam ülkeleri bir yenisi seçebilirlerdi (hangi dinden olursa olsun dini düşünceler, insanların ortak  bir karara varmalarını önlediği için, geniş kapsamlı böyle bir uyuşmanın gerçekleşmesi çok zor olacaktır). Çünkü, Halifelik, ne geçmişte ne de Osmanlı’da kan bağıyla aktarılan bir kurum hiçbir zaman olmamıştı. Bu nedenle her zaman (yeniden) uygun birini seçmek olanak dahilindedir ve bu olanak bugün de söz konusudur. 

75.  Bir taraftan bilimin ezici üstünlüğü ve tartışılmaz yol göstericiliğinin etkisi altında kalan, bir taraftan da dinin her derde deva olduğu fikrinden vazgeçmeyenler, imanlarını güçlendirmek amacıyla her olasılığı değerlendirmek gibi komik bir çabaya girerler. Gerçekte bu tip insanlar, dinin esas görevinin ne olduğu konusunda da başından yanlış bir yargıya sahip oldukları için, zannedildiğinin tersine, imanları güçlü değildir. Beklediklerinin büyük bir kısmını bulamazlar, bağnazlığa battıkları için dertlerini kimseye de söyleyemezler ve sonuçta her rastlantısal olaydan bir pay çıkarmaya, bununla kuşkularını gidermeye, bağlandıkları öğretilerin doğruluğunu kabul ettirmeye çalışırlar. Birçok toplumda değişik şekillerde kendini gösteren, bizim toplumda da, ağacın damarlanmasında, patlıcanın tohumunda, balığın kuyruğunda, incirin çekirdeğinde, Tanrı kelamı gibi bazı figürleri bulduklarını savunanlar, işte imanını güçlendirmek kanıt bulmaya çalışan, özünde kuşku içinde olan, dini olması gereken mecrasına oturmamış, onu olması gereken etkinlikten saptırmış, zavallılardır. 

76.  Çok sıkıştırıldıklarında, aynı mantığın her varlık ve güç için, hatta bir yaratan için bile geçerli olacağını göz ardı ederek, “iyi ama tüm bu evren yoktan nasıl var oldu?” diye tarihsel bir soruyu tartışma ortamına sürüklerler. Sanki yanıtını kendileri biliyormuş ya da açıklıyorlarmış gibi... Halbuki hep var olan bir evrenin yaratılmasına gerek olmadığını kimse kendine sormamış görünmektedir. Nasıl Tanrı hep varsa, evren de hep vardı, bu nedenle yaratılmadı. Tüm sorun, evrenin zaman içerisinde geçirdiği, bilim dilinde evrim olarak nitelendirilen değişikliklerin anlaşılmasıdır. Bilim de bu değişiklikleri anlamanın aracıdır. Dolayısıyla bilim yalnız bu dünyada ve geniş anlamda evrende iz sürebilir; evren ötesinde değil. 

77.  Hiç kuşkunuz olmasın, bu evrende hiçbir şey yitip gitmemektedir. Her olay, hatta evrenin ilk patlamasından ortaya çıkan sesler, dünyadaki ilk canlıların kalıntıları dahi, bugün izlerini sürdürmektedir. Son birkaç yüzyıldır emekleyen ve şimdi ayağa kalktığına inandığımız bilimin, bu izleri sürerek gerçeği yakalaması kaçınılmazdır; ancak zaman meselesidir. Eğer bu yolun sonunda Tanrı varsa, ona ulaştıracak tek aracın da bilim olacağını unutmamak gerekir. Diğer yollar Tanrıya ulaştıracak olsaydı, bugüne kadar ona biraz yaklaşmış olurduk; görünürde bir adım bile atmış değiliz. Bununla birlikte, birçok insanın, peygamberler döneminde, insanların (en azından birilerinin) Tanrıya daha yakın olduğuna inancı tamdır. 

78.  İnsan hariç, herhangi bir canlının eşeysel etkinliğini ya da günlük bazı isteklerini belirten ritüel (aynı modelde tekrarlanabilir) davranışların ötesinde, madde ötesi, ruh ya da Tanrı kavramını yansıtacak bir eyleme giriştikleri saptanamamıştır. Oldukça gelişmiş canlılar olarak kabul edilen maymunlarda dahi böyle bir eylem saptanamamıştır. Bu şu anlama gelmektedir, ruh ya da Tanrı gibi madde ötesi güçlere ya da kavramlara inanma, canlılığın temel yapısı içerisinde yer almamaktadır. Yeterince kanıt elde edilememekle birlikte, yerleşik düzene henüz geçememiş, ilkel ve ilkin insan topluluklarında yine bu kavramlara ilişkin izler bulunamamıştır. Bizim gibi sıcakkanlı (vücut sıcaklığı sabit) olan kuşlarda da yine böyle bir davranış şekli (madde ötesi duygular) saptanamamıştır. 

79.  Başlangıçta, insanlar, farklı duygularına (gereksinmelerine), değişik nesnelere kutsallık vererek doyum aramışlardır. Bu nedenle birçok ilkel toplumda bazı nesneler (yüksek kayalar, büyük ağaçlar, ateş, su, ay, güneş, belirli hayvanlar, belirli yerler vs.) kutsal sayılmışlardır. Bugün bile kayalara, ağaçlara bez bağlanması, bazı dağların belirli günlerde ziyaret edilmesi, hatta mezarların ya da yatırların kutsal sayılması bu anlatışın bir devamıdır. Fakat daha sonra, toplumların gelişmesiyle birlikte, cansız ve yetenekleri sınırlı canlıların kutsallığı yetersiz kalmaya başladı. Her ne kadar birçok mitolojide bu cansız ve yetenekleri sınırlı canlılarda karşılıklı diyaloglar hayalde kurulduysa da, günlük yaşamlarında onlarla sıkı temasta olmaları nedeniyle, bu kutsalların yetersizliğini anlamada gecikmediler. Çünkü, gözlerinin önünde, ellerinin altında olmalarına karşın, onlarla gerçek bir diyaloga giremiyorlardı. Böylece, kutsallığa “hükmü şahsiyet” kazandırılması kaçınılmaz oldu. Sonuçta, kutsallıkların tümü, hayalden de olsa doğrudan (Tanrı-Put) ya da dolaylı (Peygamberler aracılığıyla) diyalog kurabilecek faklı simgeler “Tanrılar” bularak, açlıklarını giderme yoluna gitmiş; bu nedenle, dünyada, özellikleri birbirinden farklı binlerce Tanrı tanımı yapılmıştır. Kaba bir tahminle, bugüne kadar 5.000’inden fazla Tanrı tanımlanmıştır diyebiliriz. 

80.  Birçok ülkede ve keza son zamanlarda ülkemizde dozunu artırarak siyasi istismarın en önemli konularından biri olan laikliği de bu kapsam içerisinde yeniden tanımlamak gerekecektir. Birçoğumuz, laikliği başka bir dine saygı olarak algılar. Böyle bir anlayış laikliğin tanımı içerisinde yer alır; fakat yeterli değildir. Laikliğin esas iskeletini oluşturan kısmı, aynı dinin içerisindeki insanların birbirini hoşgörüyle karşılamasıdır. Her insanın biyolojik yapısı ve dolayısıyla inançlarla ilgili gereksinmeleri farklı olduğuna göre, ister aynı dine ister faklı dine mensup olsunlar, faklı düşünmeleri doğalarının gereğidir. Bu da onlara farklı tapınma ya da farklı davranma hakkını doğuracaktır. Yeter ki bu düşünceleriyle başka birinin düşüncesini zorla denetim altına almaya ya da yönlendirmeye kalkışmamış olsunlar. Bu nedenle yazılı buyrukları olan dinlerde, ister istemez, insanların tekdüzeliğe zorlanması da kaçınılmaz olmuş ve buna bağlı olarak teokratizm denen (çatısını dinin oluşturduğu) yönetim şekli, tarihin her devrinde kan kusturmuştur, kusturmaktadır. 

81.  Hiçbir canlı, ulaştığı evrimsel çizginin daha üstündeki evrimsel bir durumu canlandıramaz, gerçek bir şekilde algılayamaz ve yorumlayamaz. 

ESKİ BİR TAPINAKTAN YAZIT 

Gürültü-patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu    unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır. 

Yalnız planlarının değil başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlamış olsun. 

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunluktaki bir kumsalda tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir. 

Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeyi layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma. Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeyleri yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Arasıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları? Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen erdemli ol. Önünde sonunda büyün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.

                                                                                             

                                                                                              XSENTİUS M.Ö. 9.yüzyıl

 

 

 

 

 

 
  Bugün 987824 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!