BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Siyasal ahlak ve Siyasal ahlaksızlık - Türker ALKAN
 

KİTABIN ADI :SİYASAL AHLAK VE SİYASAL AHLAKSIZLIK

KİTABIN YAZARI  :TÜRKER  ALKAN

 

1.            Ahlak kuralları, bireylerin diğer bireylerle ve toplumla ilişkilerini düzenleyen normlardır. Toplumun hızla değiştiği dönemlerde bu kurallar da sarsılmaya başlar.

          Bu kurallar sarsılır, çünkü toplumun yapısı, ekonomik ilişkiler, siyasal örgütlenme biçimleri, kent yaşamı, iletişim araçlarının etkinliği... hepsi hızla değişmektedir. Böyle bir değişim ortamında, bireyler arası ilişkilerin kurallarının aynı kalması elbette beklenemez. 

2.            Fakat, ahlak kurallarının değişiminde özel ve özgül bir yan bulunduğu kanısı yaygındır. Ekonomik yapının ve fiziksel çevrenin hızla değişmesine karşılık, ahlak kurallarının oldukça yavaş değiştiğine inanılır. Toplumbilimciler, bu gözleme, “kültürel geri kalma” adını verirler. 

3.            Resmi olan ve olmayan ahlak :                                                                       

         Bu gözlemler, sanırım gerçekliğin sadece bir yanını yansıtmaktadır. Ahlak kuralları, kanımca, hiç de  sosyologların sandığı kadar yavaş değişmiyor. Toplum ne kadar hızla değişiyorsa, ahlak kurallarının önemli bir kısmı da o hızla değişmektedir. Ne var ki, hızla yenilenen bu ahlak kuralları, toplumda genel kabul gören normlar düzeyine ulaşamayabiliyor veya ulaşması zaman alabiliyor. Hızlı değişim süreci içindeki toplumlarda yaşanan bu olguyu, ahlak kurallarını iki kategoride toplayarak sınıflandırabiliriz. Toplumun resmen kabul ettiği, yasalarla zorunlu kılıp, eğitim ve toplumsallaşma yoluyla benimsetmeye çalıştığı ahlak düzeni (normlar bütünü) resmi  ahlakı oluşturur. Öte yandan, hızla değişen ekonomik – toplumsal koşullara aynı hızda ayak uyduran bir ahlak türü vardır ki, buna resmi olmayan ahlak diyebiliriz. 

4.            Savaş, toplumsal ve ekonomik bunalımlar, göç ve benzeri dramatik olayların insanların değer yargılarında çok kısa bir sürede çok büyük değişiklikler yarattığını görüyoruz. 

¨              Burada vurgulamaya çalıştığım, “insanların isterse, koşullar elverirse, değer yargılarını kolaylıkla değiştirme potansiyellerinin  olduğu” görüşüdür. Ahlak, en çabuk değişebilecek kavram  ve uygulamalardan birisidir.

¨              Toplumumuzda bu iki tür ahlakın, yaşamın her kesitinde yan yana varlığını sürdürüp gittiğini görüyoruz. Resmi ahlak göre, vergi vermek namus borcudur. Gayri resmi ahlaka göre, herkes kaçırabildiği kadar vergi kaçırmalıdır.                                                                    

¨               Resmi ahlaka göre, devlet malı yiyen, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yemektedir. Gayri resmi ahlaka göre, devlet malı deniz, yemeyen domuzdur.                                                  

¨               Resmi ahlaka göre, tayin ve terfiler yetenek esasına göre yapılmalıdır. Gayri resmi ahlaka göre, bu işlerde politik ölçüler ve torpiller geçerli olmalıdır.                         

¨              Resmi ahlak göre, tehlikeli araç kullanmak doğru değildir. Gayri resmi ahlaka göre (Cumhurbaşkanı Özal’ın saatte 160 km. hızla araba kullanması gibi ), tehlikeli araç kullanmak erkekliğimizin, üstünlüğümüzün, gücümüzün bir göstergesidir, takdirde karşılanmalıdır. 

5.             Eğer toplumda geçerli olan ikili ahlak düzeni toplumsal yaşamın bütünlüğünü ciddi biçimde tehlikeye sokuyorsa, bu sıkıntıları çözmeden birinci derecede sorumlu olan siyasal sistemin, önce kendi çelişkilerini çözmeye çalışmasını beklemek en doğal ve mantıklı tutum olacaktır. 

6.              Siyasetin en önemli sorun alanlarından birisi, “bölüşüm”dür. Siyaset, bir bakıma, kimin, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl alacağına veya alamayacağına ilişkin kararların bütünüdür. Böyle olunca da, siyasetin en temel özelliklerinden birisi, çıkar çatışmaları ile dolu olmasıdır. Bölüşülecek değerler kısıtlı olduğuna göre “A” nın elde ettiği değer, “B” nin elde edemediği değer  olacaktır. ( Burada salt ekonomik değerlerden söz etmediğimizi belirtmeye gerek yok sanırım.) İnsanların yaşamsal çıkarları ile böylesine doğrudan ilgili kararlar verilirken işin sonunda fiziksel mücadeleye, çatışmaya dönmesini önlemenin tek yolu, bu kararların çok sağlam bir haklılık zeminine oturtulması olabilir. Bölüşümle ilgili karaların “haksız” olduğu kanısı yayılacak olursa, toplumdaki siyasal yaşamı sürdürmenin olanağı kalmaz. Siyasal kararların haklı ve adil olduğuna veya olmadığına ilişkin ahlak yargıları, siyasal ahlakın en temel öğelerinden birisini oluşturur. 

7.              Her totaliter sistem, kendi tartışmasız ahlak anlayışı üzerine kurulmuştur. Totaliter sistemin çöküşü, belirli bir otoriter ahlak tezinin çöküşünü de birlikte getirmektedir. Çöken otoriter ahlakın yerine nasıl bir demokratik ahlakın geçeceği tartışması, demokratikleşme sürecinde ister istemez önemli bir yer tutacaktır. 

8.              İlk iki demokrasi dalgası, on dokuzuncu yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar olan süredir. Bu dönemde otuz kadar ülke demokratik rejimi benimsedi. Mussolini’nin 1922 Roma yürüyüşü dalgayı tersine çevirdi ve 1942 ‘de sadece on iki demokratik ülke kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik ülkelerin zaferiyle birlikte ikinci demokrasi dalgası başladı, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu otuz altı ülke demokrasiyi benimsedi. 1960 ‘larda tekrar otoriter rejimlerin yükselişi başladı ve Türkiye’de askeri darbeler dönemi açıldı. 1970 ’lerin ortasından bu yana üçüncü demokrasi dalgasını yaşıyoruz. 

9.              Demokrasi Kusurlu İnsanlara, Diktatörlük Tanrılara Özgüdür    

10.      Demokrasi, sıradan ve kusurlu insanların rejimidir. Demokraside, yöneticiler yanlış yapar, bu yanlışlar kamuoyunda tartışılır, daha iyi ve geçerli olduğu düşünülen politikalar önerilir ve daha az kötü olduğu kabul edilen yeni politikalar uygulamaya konur. 

          Demokraside “mükemmel” lider yoktur, her lider kusurludur ve eleştirilir. Demokrasilerde “yanlışsız” politikalar yoktur, her politikanın aksayan bir yanı vardır ve gösterilir. Demokrasilerde sonul (nihai) kurtuluşlar ve kurtarıcılar (Mesihler) yoktur. Her çözüm, yeni bir sorun üretir. Sihirli formüller, mucizevi çözümler, cennet vaatleri görülmez.          Otoriter sistem ise, ilahidir, tanrısaldır, insanüstüdür. Bu rejimlerde liderler yanlış yapmazlar. Onun için de eleştiriye (bozgun, kargaşalık ve bölünme yaratan eleştiriye) yer yoktur. Özgür basın gereksizdir. Özgürlük zararlıdır. Kurtuluş formülleri zaten bellidir. Bütün mesele, cesaretle ve acımasızca bu formülleri uygulamaktan ibarettir. Liderler tanrısal yaratıklardır. Hakim-i mutlak ve kadir-i mutlaktırlar. Onların her sözünde bir hikmet, her hareketlerinde bir keramet gizlidir. 

          Bu iki düzenin siyasal ahlakı da doğallıkla birbirinin tersi olacaktır. 

          Otoriter düzenin siyasal ahlakı, üstün asta, devletin yurttaşa, büyüğün küçüğe, çeşitli yöntemlerle kabul ettirdiği bir kurallar bütünü olacaktır. Görünürde kimsenin kaşı çıkmadığı, gerçekte ise oldukça az sayıda kişinin içine sindirerek benimsediği bir kurallar bütünü. Asıl gücünü zorlamadan zorbalıktan, polis ve asker gücünden alan, sıradan insanların içselleştirip benimsemede zorluk çektiği bir kurallar bütünü.        Otoriter ahlak benimsendiği ölçüde de, insan, özgürlüğünden, yaratıcılığından, içtenliğinden (spontanitesinden), sevme potansiyelinden büyük ödünler vermek zorunda kalacaktır. 

11.      Ahlak konusunda, herkesin aynı anda, aynı heyecanla benimseyebileceği standartlar bulmak pek mümkün olmayabilir. Ama insanların büyük çoğunluğunun uzunca bir süre benimseyebileceği standartlar bulmak mümkündür. 

12.      Felsefe, özellikle ahlak felsefesi, evrensel geçerliliği olan kurallar da arasa, sonuç içinde bulunduğu koşulların getirdiği sınırlandırma ve yönlendirmeleri kolay kolay aşamıyor. Bunun en güzel örneklerinden birisi belki de insanlığın kölelik kurumu karşısındaki tavrıdır. Kölelik, hukuksal olarak ve fiilen yüz yıl öncesine kadar sürdü. Ne eski Yunan’da, ne de Hıristiyanlık’ta, ne Ortaçağ’da, ne de İslam dininde ve diğer dinlerde bu kuruma karşı açıkça tavır alındı. Tam tersine, Eflatun ve Aristo gibi filozoflarda köleliği doğal kabul eden ifadelerle karşılaştık. İslam hukukunda köleliğin (ve cariyeliğin) yasaklandığı değil, düzenlendiğini gördük. Hıristiyan din adamlarının köleliği eleştirecek sözler söylemekten kaçındığını, tam tersine, Yeni Dünya’nın keşfinden sonra köleliği onaylayan tavırlar takındığını izledik. 

          Köleliğe gerçek darbeyi vuran, neyin “iyi”, neyin “kötü” olduğunu açıklamak için bir ömür boyu çalışan akıllı filozoflar değil; iyilik ve kötülük kavramlarından haberi bile olmayan aptal makineler olmuştur. Üretim teknolojisinin değişmesi, buharlı makinelerin üretimde kullanır olması, sanayiinin tarımdan daha büyük bir önem kazanması, ücret karşılığı çalışan özgür işçinin emeğini, plantasyonlarda çalıştırılan kölelerin emeğinden daha verimli kılmıştır. Sanayileşmiş olan ABD’nin kuzeyi ile, plantasyon tarımına dayanan güneyi arasındaki iç savaşın asıl nedeni ekonomikti. Kölelerin özgürlüğüne ilişkin şiirsel kılıf, ideolojik bir söylemden öteye gidememiştir.                                                                       


         Günümüzde ahlakın en büyük ayıplarından birisi olan kölelik kurumunun insan onuruna ne kadar aykırı olduğunu insanlığın farkına varması ve tepki göstermesi için, peygamberlerin ve filozofların hikmetlerini     değil, çirkin sesler çıkararak çalışan buharlı makinenin icadını beklemek gerekmiştir. 

13.      Siyasal yaşamının hiç unutulmaması gereken bir amacı vardır: İktidarı ele geçirmek, elde tutmak, asayişi ve refahı sağlamak. Asayişi ve refahı sağlamanın asıl amacı da, iktidarı sürdürmektir. Ahlak kuralları, insanları etkilemenin ve yönlendirmenin bir aracı olarak son derece elverişli yöntemlerdir.  

14.      Doğada ahlaksal bir düzen olmadığı gibi, insan doğasında da başkalarına karşı adilane davranmak veya sevgi göstermek gibi bir eğilim yoktur. İnsanı yönlendiren şey, aklıdır ve ahlak kuralları insanın aklıyla bulduğu davranış kalıplarıdır. Bütün bu ahlak düzeninin temelinde ise, insanın öz savunma eğilimi yatmaktadır. 

15.      Bireyin dünya görüşü, amaçları ve değerleri, ancak içinde bulunduğu topluma göre biçimlenecektir. Aslında üç temel toplum tipinden söz edilebilir: Despotik, monarşik ve cumhuriyetçi. Despotlukta korku, monarşide onur, cumhuriyette ise erdem egemendir. Her toplumun kendi ahlak anlayışı geçerlidir ve kendisi için iyidir. 

16.      Geri çekilme ve yıkıcılık davranışında, başkalarının tehdit olarak algılanması karşısında, birey geri çekilerek güçsüzlük duygusunu yenmektedir. Özünde, bu, ilişki kurmanın olumsuz bir biçimidir. Yıkıcılık, geri çekilmenin eylemli bir türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Başkalarını yok etme arzusu, başkaları tarafından yok edilme korkusunun bir sonucudur. 

17.      Sevgi yetisi varsa, yöneldiği nesneden bağımsız olarak var olacaktır. Bencillik, aslında insanın kendisini sevmesi değildir, tam tersine, kendisinden nefret eden insan bencil olur. 

18.      İnsanların eşitliği fikri ise, tarihsel gelişmenin çok geç aşamasında ortaya çıkmış olan yeni bir görüştür. İnsanların eşitliğini kabul etmek için, önce insanların bağımsız birer birey olduğunu kabul etmek gerekir. 

19.      İnsanlığın sahip olduğu bilgi hazinesi ortalama olarak her on beş yılda bir misli büyümektedir. Kimse bu bilgilere tam olarak hakim olamayacağı gibi, bu gelişmeleri hakkıyla izlemek bile tek kişinin harcı olmaktan çıkmış bulunmaktadır. 

20.      Evrensel ve mutlak ahlak anlayışının peşinde koşmak, boşuna zaman harcamaktır. En evrensel ve mutlak gözüken dine bağlı ahlak anlayışı bile, aslında zaman ve mekan içinde değişmektedir. Toplumun sınıf yapısı, üretim biçimi toplumsal ve siyasal örgütlenme düzeyi, o toplumda yer alması gereken ahlak kurallarını da belirlemektedir. Toplumsal, ekonomik, teknolojik veya fiziksel (coğrafi, jeopolitik) koşullar bir toplumda egemen olan değerleri ve ahlak kurallarını da belirlemektedir. 

21.      “Görelilik” ilkesini bir kez kabul ettikten sonra nerede duracağız? Bir toplumdan diğerlerine, diyelim Türkiye’den ABD’ye cinsel ahlak anlayışı farklılıklar göstermektedir. Bu farklılığı bir kez “doğal” olarak kabul ettikten sonra, aynı toplum içinde de farklılıklar olacağını kabul etmemiz gerekmeyecek midir? Örneğin, gene cinsel ahlak konusunda, İstanbul ile Hakkari’de yaşayanların farklı anlayışlar taşımasını kabul etmek, tutarlılık açısından zorunlu olacaktır. Tabii ki iş bununla bitmez, bu kez de İstanbul’da yaşayan insanlar arasındaki sınıf, din ve etnik köken farklarının ahlaksal göreliliğin kaynağı olmasını doğal karşılamak, yadırgamamak gerekecektir. Diyelim ki, görelilik ayrışması bizi toplumsal sınıf düzlemine kadar indirdi. Fakat, burada kalıp daha aşağı inmeyeceğimizi kim garanti edebilir ? Toplumsal sınıflar içinde de çeşitli kümelenmeler vardır. Tutarlı olmak için, her  kümenin ve alt kümenin ahlak anlayışının geçerli kabul etmekten başka çaremiz kalmamaktadır. Bu süreç içinde, ister istemez birbiriyle çelişkili bir çok kuralı, aynı oranda geçerli kabul etmek zorunda kalacağız. Sonuç olarak, çemberi daralta daralta bireylere kadar inebiliriz. Kendi “ahlaksal görelilik” mantığımızla tutarlı kalmak istiyorsak, son ulaştığımız aşama olan “birey” düzeyindeki ahlak anlayışlarının da göreli olabileceğini, bir kişiden diğerine değişen ahlak anlayışlarının aynı geçerlilik ve itibarı taşıması gerektiğini kabul etmemiz gerekecektir. Hatta, daha da ileri giderek, aynı kişinin farklı zamanlarda farklı davranmasını da, bu anlayışa göre, ahlaka aykırı saymamak gibi kabul edilmesi zor bir durumla da karşılaşacağız. 

22.      Tabii, bu eleştiriye karşı, “var olandan hareketle, olması gerekenin belirlenemeyeceği” anımsatmasını yapabiliriz. 

23.       “Olandan, olması gerekeni çıkaramazsınız.” 

24.      Türk toplumunda siyasetçinin (bütün olumsuz nitelemelere karşın) saygın bir yeri olduğunu sanıyorum. Bu durum, büyük bir olasılıkla, Osmanlı’da gelen “ devletin toplumdaki öneminden” kaynaklanmaktadır. Feodal beylerle, yerel yönetimlerle ve Avrupa’da olduğu gibi kilise ile kısıtlanmamış olan Osmanlı padişahı (başlıca üretim aracı olan tarım arazisinin %80‘ini de elinde bulundurarak) karşı konulmaz bir güç haline gelmişti. Padişah, “Tanrı’nın gölgesi” idi ve devlet Tanrı’nın yeryüzünde yürüyüşünü temsil ediyordu. 

25.      Cumhuriyet Türkiye’si, böyle bir devlet anlayışını devraldı. Böyle bir devletin dizginlerini elinde bulunduran politikacının (hakkındaki dedikodular ne olursa olsun) toplumda taşıdığı etkinlikle orantılı bir saygınlık edinmesinden daha doğal ne olabilir ?   

         “Devlet” Türk toplumundaki olağanüstü etkinliğinin bir uzantısı olarak, bu toplumda yükselmenin (toplumsal hareketliliğin), uzun bir süre, ancak devlet çarkı içinde mümkün olduğunu da anımsatmak gerekir. Türkiye’de adam yerine konmak için, ya politikacı, ya da bürokrat olmak, yani devletin eteğine yapışmak gerekiyordu.

              Bu kuralı, aydınlar, serbest meslek sahipleri ve yeni gelişen kapitalist sınıf bozdu. Türkiye’de demokratikleşme (devletin sınırlarının çizilmesi, bireyin vatandaşa dönüşmeye başlaması), bu toplumsal kümelerin ortaya çıkması sayesinde olmuştur. Devletin toplumdaki merkezi yerini yavaş yavaş kaybetmeye başlaması, toplum içinde yükselmenin devlet çarkı dışında alternatif kanallarının oluşması, sonuçta politikacının etkinliğini bir ölçüde sınırlanmış ve saygınlığının gerilemesine neden olmuştur. Bununla birlikte, Türk toplumunda politikanın bir işlev olarak ve politikacılığın bir meslek olarak taşıdığı saygınlık, hala batılı ölçülere göre oldukça yüksek bir düzeydedir. Bu durumu, sanmıyorum, devlet,n Türk toplumunda taşıdığı yerin göreli olarak önemini sürdürmesi ile açıklayabiliriz. 

26.      Böyle bir ortamda, siyasal ahlakın belirleyici unsuru içinde elbette ki kitlelerin yeri olamazdı. “Saray siyaseti”nin ana unsuru, sürekli olarak değişen dengelerden, gizli ittifaklardan ve komplolardan çekinen siyasal aktörler için, “kişisel sadakat” idi. Altta bulunan aktör, üsttekine sadakat gösterdiği, üstteki de altta bulunanı koruduğu sürece, siyasal ahlakın en temel gereksinmeleri karşılanmış oluyordu. Ülkemiz siyasetinde sık sık karşılaştığımız “lidere kişisel sadakat” ve buna karşılık liderin kendisine bağlı olanlar gösterdiği “kişisel koruma”, eski zamanlardan kalma bu siyasal alışkanlığın sürüp giden örneklerinden birisidir. 

27.      Böylece, birey ortaya çıktı. Aile, aşiret, etnik ve dinsel kümeler gibi bağlarından geniş ölçüde kurtulmuş olan bireyin ortaya çıkışı, toplumsal ve siyasal yaşamda en büyük devrim olarak gerçekleşti. İnsanlar, kendi çıkarlarını düşünerek, kendi eğilimlerini göz önüne alarak ekonomik ve siyasal kararlarını vermeye başladılar.                                                                                                                                                      

          (Türkiye’de hala karşılaşılan kan davası, evlenme ve boşanma gibi konularda aile meclislerinin ölüm kararı bile verebilmesi, en azından bazı yörelerde ve toplumsal katmanlarda bireyselleşme devriminin henüz tam olarak gerçekleşemediğini göstermektedir.) Kapitalistleşme, endüstrileşme, bireyselleşme, felsefede, sanat yaşamında, siyasette ve ahlak anlayışında köklü değişimlerin yaşanmasına yol açtı.  

          Birinci kümelerin denetiminden ve yönlendirmesinden geniş ölçüde kurtulan bireyler, yeni edindikleri psikolojik, toplumsal ve coğrafi hareketlilik sayesinde “kitleleştiler.” Kitleleşmenin temelinde, birincil kümelerden “bağımsızlaşma” ve”atomlaşma” yatıyordu. Bağımsızlaşan ve atomlaşan insan, bir taraftan bu yeni konumunun sağladığı özgürlüğün tadını çıkarırken, bir taraftan da özgürlükle birlikte gelen yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın sıkıntılarını yaşıyordu. Özgürlüğü ve eşitliği idealleştiren, eski bağlarından kopmuş, büyük beklentiler içindeki huzursuz insanların oluşturduğu kitleler, ideolojik yönlendirmelere hazır hale geldiler. Kitleleşmeyle birlikte, ideolojinin egemen olduğu siyaset, çağımıza damgasını vurdu. 

28.       Bürokrasi, devletin yönetim aygıtı olarak, devlet gücünün yurttaş üzerinde uygulanmasını sağlayan araçtır. Bu niteliği ile, yöneten-yönetilen çelişkisinin doğal olarak taşıdığı (ve yukarıda tartışılan) ahlaksal sorunların hepsi, en somut biçimde, kendisini bürokraside gösterir. Hemen her toplumda çeşitli oranlarda görülen “bürokrasiden yakınma” olgusunun arkasında yatan esaslı neden budur. (ANAP’ın 1983 seçimlerinde yaptığı gibi, bürokrasiyi hedef alarak yürütülen bir seçim kampanyasının büyük başarı sağlanmasına, bu nedenle pek şaşmamak gerekir.) 

29.        Bu nedenle, işkencecilikten adam kayırmacılığa ve verimsiz çalışmaya kadar birçok bürokratik uygulamayı eleştirdiğimiz ve ahlaksal değerlendirmeye tabi tuttuğumuz zaman, sadece somut bir durumdaki özgül bir işlemi veya örgütü eleştirmediğimizi, çok daha derinde yatan felsefi ve toplumsal irdelemeleri geçici bir gündemin bağlamında ortaya koyduğumuzu unutmamakta yarar var. Bürokrasi, birkaç memurun ve devlet dairesinin oluşturduğu”vatandaşa zorluk çıkaran” bir dernek olmanın çok ötesinde, yönetenlerin, yönetilenler üzerinde uyguladıkları yeni yönetim tekniklerine bir addır. 

30.        Bürokrasi, bir açıdan, insanları parantezler içine koyma işlemidir. Aile ve arkadaşlık gibi birincil küme ilişkilerinde, insanı, “bütünü” içinde algılarız. Oysa, bürokratik ilişkide, insanı ”kurallar çerçevesinde algılama”  olgusu vardır. İnsan, belirli bir işlevinden veya rolünden dolayı, belirli bir tüzük veya yönetmelik hükmüne göre değerlendirilir. Toplumlar, bürokratikleşmeyle birlikte, “insansızlaşma” sürecine de girmiş bulunuyorlar. 

31.      Laiklik, birkaç koldaki gelişmenin birleşerek aynı kanalda aksamıyla ortaya çıkan karmaşık ve çok yönlü bir olgudur. Bir boyutu ile, krallar üzerinde otorite kurmuş olan kilise ile krallar arasında uzun yıllar süren mücadele ve savaşların sonucudur. Gittikçe güçlenen, ulusal farklılıklarının ve çıkarlarının bilincine ulaşmaya başlayan krallıklar için, uzak bir diyar olan Roma’daki Papa’nın buyruğunu dinlemek zamanla daha anlamsız hale geliyordu. Sonunda Papa’dan ve kiliseden bağımsızlaşan krallıklar, meşruluklarının temelini, Tanrı’da ve dinde aramaktan vazgeçerek, diğer meşruluk temeline, “halka” yöneldiler. “Toplumsal sözleşme” kavramının da temeli olan bu yöneliş, siyasal iktidarın laik bir temele oturmasını ifade ediyordu.     “Halkı”, “insanları” ve “toplumu” ele alan laik anlayış, siyasal meşruluğu tanrısal kaynaklarda arayan meşruluk anlayışının yerine kurulmuştur. Bu nedenle, halk çoğunluğunun görüşünü meşruluğunun temeli sayan demokrasi, ancak laik bir düzende gelişebilir. “Beşeri sistem” dedikleri demokrasiye karşı olan ve “ilahi düzen” dedikleri şeriat düzenini savunan günümüz dincilerine bakıp da, “laik-demokrasi” anlayışına karşı oluşu ve laikliğin demokrasinin temeli oluşu, son derece evrensel bir olgudur. 

32.      Laiklik, her şeyden önce, toplumdaki egemen kültürün dünyevileşmesini ifade eder. İnsanın ilgi odaklarının öncelikle yaşadığımız bu dünyaya yönelmesi; cinlerin, perilerin, şeytanların, büyü ve muskaların işe karışmadığı dünyevi kavram ve endişelerle dünyevi sorunların ele alınması (eski ve ilkel toplumlarda böyle bir şey mümkün değildir.), kültürel açıdan dünyevileşme, laikliğin devlet katından indirilip toplumsal yaşama uyarlanış biçimi olarak düşünülebilir. Fakat, bu kavramı, “din ve devlet işlerinin ayrılması” formülü içinde bir yere oturtmak pek mümkün gözükmüyor. 

33.      Çağdaş toplumları ilkel ve geleneksel toplumlardan ayıran en önemli özellik, işbölümünün daha fazla uzmanlaşması ve toplum yapısının gittikçe daha fazla farklılaşmaya uğramasıdır. (Aynen, insanın anatomik yapısının, ilkel canlılara göre daha fazla işbölümüne uğramış ve farklılaşmış olması gibi.) Farklılaşma arttığı oranda, toplumun ve organizmanın etkinliği artmaktadır. (Bu saptamalar bazı açılardan eleştirilse de, son çözümlemede doğrulanabilir gözlemlere dayanmaktadır.                                                                                               

          “Laikleşme” ve “dünyevileşme” tartışmalarını bu genel yasa çerçevesinde düşünüp    değerlendirmek gerekir. Eskiden pek çok işlevi bünyesinde barındıran kurumlar, zamanla bu işlevlerin bazılarını daha uzmanlaşmış     yeni kurumlara devrettiler. Örneğin, üretim, toplumsallaştırma – eğitim, güvenlik, cinsel gereksinmelerin karşılanması gibi pek çok işlevi aynı anda yerine getiren eski tür geniş ailenin yerini, bugün bu işlevlerden çok azını üstlenebilen çağdaş aileler almıştır.                                                                                                    

          Eski dinler de, tıpkı eski aileler gibi, pek çok işlevi aynı anda yerine getirmeye çalışan kurumlardı. Dinin özgün işlevi, insanın ontoloji ve kozmoloji konusundaki sorularını ve arayışlarını yanıtlamak, insanın doğa ile (veya, doğaüstü güçlerle) olan ilişkilerini belirlemekti. Zamanla, din, toplumdaki normatif yapının (ahlak ve kültürün) içinde yer aldığı başlıca kurum oldu, böylece ikinci bir işlev kazandı. Daha sonra siyasal düzenin meşruluk kaynağı olarak işlevlerine bir yenisini kattı.                                                                

           Böylece din, toplumdaki pek çok önemli işlevi aynı anda bünyesinde barındıran, çağdaşlaşmanın farklılaştırıcı eğilimlerine ters  düşen bir nitelik kazandı. Fakat, toplumsal gelişme sürdükçe, din de diğer kurumlar gibi farklılaşma ve uzmanlaşma sorunuyla karşılaşıyor ve işlevlerinden bir kısmını başka kurumlara devretmek zorunda kalıyordu.                 

 

          Laiklik (din ve devlet işlerinin farklılaşması ) tam bu noktada önem kazanmaktadır. Gelişmesini ve olgunlaşmasını dinden çok sonra tamamlayan devlet, kurumları gelişip uzmanlaştıkça, dinin taşıdığı siyasal  işlevleri kendi bünyesinde taşımak istemiştir. Bu ayrışma ve uzmanlaşma, kapitalist üretim biçiminin yarattığı bürokratik, uzmanlaşmış, farklılaşmış devletin doğal bir sonucu gibi gözükmektedir. Din kurumu, siyasal işlevlerini devlete devrederken, normatif (toplumsal yaşam kuralları, ahlak kuralları yaratma ve gözetme ) işlevlerini de toplumda beliren yeni kurumlara (sanat, kültür, iletişim ve eğitim kurumları ) devretmeye başladı. Gerçi bu devir-teslim işlemi oldukça yavaş gidiyor ve siyasal işlevlerin devlete devrinde alınan mesafe kadar ilerleme sağlanabilmiş değil henüz. Bununla birlikte, artık din, çağdaş ahlakın başlıca kaynağı olmaktan çıkmış bulunuyor.  

34.        Uluslararası ortam, insan ilişkilerinin en ilkel düzeyde bulunduğu bir dünyadır. Toplumsal yaşamda, insanların bencilliklerini engelleyecek, saldırganı cezalandıracak, barışı ve güveni sağlayacak bir düzen vardır. Ahlak normları, gelenekler ve yasaları uygulayan bir devlet tarafından sağlanan bu düzen, kusursuz olmasa bile, pek çok durumda barış ve huzurun asgari koşullarını gerçekleştirebilmektedir. Oysa uluslar arası dünyada, henüz böyle bir düzen kurulamamıştır. İnsan öldürmenin, hem de mümkün olduğu kadar çok öldürmenin iyi bir şey sayıldığı ve ödüllendirildiği tek ortam, uluslararası ilişkiler ortamıdır. Bu dünyada, ulusal çıkarlardan başka saygı gören hiçbir değer yoktur. Bir bakıma uluslararası ilişkilerin uygarlaşması (yani, şiddetten arındırılarak kurallara, ahlak ve hukuk normlarına bağlanması), insanlığın bundan sonra gerçekleştirebileceği en önemli aşamalardan birisi olacaktır. Uygarlık, ancak uluslararası ilişkilerin şiddetten arındırılmasıyla belirli bir olgunluk düzeyine erişebilir. Şiddeti bir araç olarak gören insan toplulukları, kullandıkları şiddet aracı kılıçtan atom bombasına terfi ettiği için uygarlaşmış sayılamaz. En azından “insan ve yaşam” ölçütü açısından uygarlığın çok gerilerinde yer aldıkları söylenebilir: Ahlaksal gelişme, aynı zamanda uygarlıktaki gelişmemizin vazgeçilmez bir ölçütü olarak görülmelidir. 

35.        Bilginin hızla yenilenmesi ve mevcut bilgilerin eskimesi, (eğitim kuruluşlarından yeni çıkmış olan) gençler lehine bir eğilimin doğmasına, siyasal-toplumsal liderliğin gençleşmesine, gençliğin kendi başına bir değer sayılmasına (deneyimin zamanla kazanıldığı eski toplumlarda yaşlı olmanın kendi başına önemli sayılması gibi) neden olabilecektir. 

36.        Mutlak eşitlik arayışının (aşırıya kaçan otların başının kesilmesini gerektirdiği için.) özgürlüğü ortadan kaldıracağı; mutlak özgürlüğün ise eşitsizliği engelleyecek sınırlamaları yok edeceği için toplumdaki dengeleri altüst edeceği ve büyük eşitsizliklere yol açacağı ileri sürülmüştür. Özgürlüğe önem veren kapitalist toplumlardaki büyük eşitsizliklere karşın, eşitliği ön plana çıkaran sosyalist toplumlardaki özgürlüklerin kısıtlanması olgusu, bu tartışmaların gündelik politikada somutlaşmış örnekleri olarak görülebilir. 

37.      Özel Alan, Kamusal Alan Ayrımı                                                                                                                

         Eski Yunan’da “toplum” ve “devlet”, kavram olarak birbirinden ayrılmamıştı. “Devlet”in toplumdan ayrı bir örgütlenme biçimi olarak algılanması oldukça yeni bir olgudur. Toplum-devlet farklılaşmasının gerisinde yatan unsurlardan birisi, toplumsal gelişmeye egemen olan “işbölümü ve uzmanlaşma” eğilimidir. Devlet örgütü, siyasal işlevlerin yerine getirilmesinde uzmanlaşmış    bir alt sistem olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle ekonomik yaşamın karmaşıklaştığı, büyüyen farklılaşma      nedeniyle toplumu bir arada tutmanın özel bir devlet örgütlenmesi zorunluluk olarak görülmektedir. 

         Devlet yönetiminin toplumdan sistematik olarak ayrılmasının gerisinde yatan diğer neden, bireyin tarih sahnesine çıkışıdır. “Birey” olabilmenin en önemli niteliklerinden birisi, insanın topluluk ve baskısına karşı çıkabilmesi, kendisine özgü, başkalarının karışamayacağı bir yaşam alanının bulunmasıdır. Bireye ayrılmış bu “yaşam alanı”, bazı durumlarda “doğal hukuk”, “insan hakları”, “sivil toplum” gibi değişik tedbirlerle formüle edilmiş de olsa, sonuç değişmemektedir: Hepsinden de murat, devletin veya toplumdaki diğer güçlerin müdahale edemeyeceği, bireyin kendi istediği biçimde yaşamını sürdürebileceği özel bir alanın kendisine ayrılmış olmasıdır. “Özel yaşamın dokunulmazlığı”, çağdaş ve uygar olmanın en belirgin özellikleri arasında sayılır olmuştur.  

         Toplumu devletten ayıran bu “bireyselleşme” dinamiğine karşılık, devleti de toplumdan uzaklaştıran “bürokratikleşme” sürecinin işlediğine tanık oluyoruz. Her ikisi de kapitalistleşmenin ürünü olan bu iki zıt dinamik, toplumu ve devleti birbirinden uzaklaştıran iki karşıt güç olarak belirmiştir.        Bürokratikleşme, bir bakıma bireyselleşmenin tam zıttı dır. Bürokratikleşmenin en belirgin özelliği, bütün eylem ve işlemleri “gayri şahsi” yazılı kurallara bağlamaktır. “Büro”nun mülkiyeti (eski yönetim tarzlarından farklı olarak) bireysel yöneticinin elinden alınarak, “devlete” verilmiştir. İnsanları kişi olarak değil, kurallar ve yöntemler olarak algılamak, bürokrasinin en belirgin özellikleri arasındadır. Devlet, sanki toplumsal ortamda gelişen bireyselciliği, devlet yönetiminde tümüyle ortadan kaldırarak belirli bir dengeyi korumaya çalışmaktadır.  

    İşte bir tarafta bireyin alabildiğine geliştiği, başka bir düzlemde de tümüyle ortadan kaldırılmak istendiği bu ortamın çelişkisi, çağdaş siyasetin en önemli ahlak sorunlarından birisini yaratmıştır. “Bireyselciliğin” sınırları nedir, bürokrasinin bireyi silip atma girişimi ne ölçüde hoş görülmelidir, bireysel çıkarla kamu çıkarını güven altına almak için başvurulan önlemlerin bireysel hak ve özgürlükleri silip süpürmemesi için ne yapmak gerekir... Kısacası, bireyin özgürlük ve özgüllük alanıyla, kamunun çıkarlarını ve yararlarını en çoklaştıracak formüller nelerdir? 

38.        Son olarak, bu bölümdeki tartışmalarda sık sık yinelenen bir gözlemi vurgulamak gerekiyor: Ahlakla demokrasi arasında çok sıkı bağlar olduğunu görüyoruz. Bir toplumu, ya geleneklere, ya karizmaya, ya kaba kuvvete, ya da halkın gönüllü katılımına dayanarak yönetebiliriz. Halkın gönüllü katılımı anlamına gelen demokrasinin işlemesi ise, yönetenler ve yöneticiler arasında bazı ahlak kuralları (normlar) üzerinde varılacak olan oydaşlığa (mutabakata) veya uzlaşmaya dayanır. Bu nedenledir ki, Montesquieu, “Aristokrasi onura, tiranlık korkuya, cumhuriyet ise erdeme dayanır.” demiştir.

40.      Demokratik yönetim biçiminin dalga dalga dünyayı sardığı şu günlerde “ahlak” ve “temiz toplum” tartışmalarının gündeme gelmesi herhalde bir rastlantı sonucu değildir. 

41.      Yönetenlerle yönetilenler ve fakirlerle zenginler arasındaki farkı tümüyle ortadan kaldıramasak bile, azaltabiliriz. Yani, ahlaksal koşullar açısından kusursuz bir dünya yaratma şansımız yoksa da, hiç olmazsa daha az kusurlu bir dünyanın koşullarını oluşturmaya çalışmamız gerekir. (Politika, iyi ile kötü arasında değil, kötü ile daha az kötü arasında seçim yapma sanatı değil midir?) 

42.      Bunun anlamı, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ve fakirlerle zenginler arasındaki farkın azaldığı oranda, toplumun ve insanların daha ahlaklı olma şansının artmasıdır. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki farkın azalması demokratikleşme (katılım, açık toplum, insan hak ve özgürlüklerinin tanınması) anlamına gelirken, zenginlerle fakirler arasındaki farkın azalması da servet ve gelirin adil dağılımına önem veren sol eğilimli politikalar (bunu devletçilik ve merkeziyetçilikle karıştırmanın yersiz olacağını söylemeye gerek yok sanırım) anlamına gelecektir.

Bu iki temel sorunun belki de hiçbir zaman tam olarak çözülemeyecek olması, politikanın hiçbir zaman ahlak sorunlarından tam olarak kurtulamayacağı anlamına gelebilir. Ama, öte yandan bu durum, politik yaşamda sürekli olarak “daha olumluya” gitme, daha iyi ve ahlaklı olana ulaşma hedefini var kılınacağı için, politikada daima bir reform ve devigenlik alanı kalacak demektir. 

43.      Bürokrasinin ezeli hastalığıdır: Nerede bir sıkıntı varsa, orada bir örgüt kurulur. “Parkinson Yasası”na göre sorunlar bitse bile bu örgütler bitmezler, büyür giderler. DYP-SHP koalisyonu da, yolsuzluk, kadın, insan hakları ve çevre konularına verdiği önemi göstermek için bu konularda bakanlık ve devlet bakanlıkları kurdu. Fakat, sorunların özüne inecek cesaret, bilinç ve karalılıktan yoksun olan bu yeni örgütlenmeler kamu yaşamımıza yeni müdür ve genel müdür kazandırmanın ötesinde bir yarar sağlamadılar. 

44.      Türkiye’de iktidara mahsus fikirler ve muhalefete mahsus fikirler var. İktidara gelenler, iktidarda savunmaları gereken görüşleri savunuyorlar; muhalefete düşenler de muhalefette neyin savunulması gerekiyorsa onu savunuyorlar. Sonuç olarak, bazı fikirler ve projeler iktidara gelmiyor veya muhalefete düşmüyor. Bazı fikirler hep iktidarda, bazıları da hep muhalefette. Sadece, bu fikirleri savunan insanlar arada bir yer değiştiriyorlar. Bu duruma gerçek anlamda bir demokrasi denemeyeceği çok açıktır. Türkiye’deki siyasal yozlaşmanın en koyusu, hiç durmadan halka söylenen bu utanmasızca yalanda yatmaktadır. 

45.      Türkiye’de bunlar olurken, dünyanın en zengin ve güçlü ülkesi ABD’nin Başkanı Bill Clinton karısının saçını yaptırmak için 200 dolar ödedi diye büyük bir eleştiriyle karşılaşıyor ve saygınlığını yitiriyordu. ABD halkı, başkanlarının berbere 200 dolar ödemesinin israf olduğunu düşünüyordu. Gerçi Clinton bu parayı örtülü ödenekten değil, kendi cebinden ödemişti ama olsun, Başkan herhangi bir kişi değildi, davranışlarıyla halka iyi örnek olmak gibi bir sorumluluğu da vardı.            

 ABD’de bunlar tartışılırken, eski Cumhurbaşkanımız Özal’ın 1992 Mayısında ABD’ye yaptığı gezideki bazı ödemeler basına yansıdı (Emin Çölaşan, Hürriyet, 3 Haziran 1993). Buna göre, Özal tarafından ABD’de bazı otellerde dağıtılan bahşişler şöyle sıralanıyordu: Doubletree Otelinde 800 dolar, The Plaza Hotelde 2500 dolar, Houston Methodist Hastanesinde 15000 dolar, tekrar Dobletree Otelinde 2750 dolar.. Üstelik bu “bahşişler” Özal’ın cebinden değil, devletin kasasından çıkıyordu.      “İyi ama, koskoca bir Türk cumhurbaşkanı, bu kadar da olmasın mı,” diyenler vardır kuşkusuz. Arap şeyhleri ve Afrika’nın kabile kültüründen henüz kurtulamamış ilkel diktatörleri de böyle düşünüyorlar. Ama, devletlerinin kasasından Amerikan otellerinde savurdukları dolarcıklar ne kendilerinin, ne de ülkelerinin saygınlığını yükseltiyor. Kendi devletine ve halkına kendi saygı göstermeyene, kimse saygı göstermez.

46.      Devrim, nadiren devrimcilerin, çoğu kez de ekonomi ve teknolojinin bir ürünüdür. Şu anda Türk müziğinde yaşanan “devrim”, toplumsal yaşamın diğer kesitlerinde yaşadığımız köklü değişikliklerin bir simgesi gibidir. Müzik, insan ruhunun haykırışıdır. O değiştikten sonra, ne yerinde kalabilir ki ? İşte ahlak sorunu olarak karşımıza çıkan bunalım, müzikte kendisini gösteren boşlukta kalma, değişim, yenilenme ve sentez arayışlarının bir başka alanda kendisini göstermesinden başka bir şey değildir.                

         Türk hafif müziğinin zamanla ulaşmış gözüktüğü “sentez” (doğu ile batı, eski ile yeni arasındaki sentez) kolay gerçekleşmedi el bet. Türk müziğinin yasaklanmasından, batı müziğinin yüceltilmesinden, arkasından Türk halk müziğinin ağırlık verilmesinden, sonra devrimci ve dinsel müziğin ön çıkarılmasından geçen bir süreç içinde doğan boşlukta bir süre arabesk müzik bile gündeme gelmişti. Bu arada, batı müziğine Türkçe söz yazma anlamına gelen “aranjman” döneminin, sanayimizdeki “montaj” dönemiyle çakışmasının sadece bir rastlantı olup olmadığını sormak gerekir. Şimdilerde Türk hafif müziğinin yaşadığı saltanat, ulaştığı sentezin ne kadar güçlü olduğuna bağlı olacaktır.    Ahlak sorunundaki değişime bakarken, sadece siyasal ahlakı değil, cinsel toplumsal ve mesleksel alanlardaki ahlak uygulamalarını genel olarak ele alıp değerlendirmeliyiz. Bütün bu alanlarda benzer (bireyselciliği ön plana çıkaran, toplumsal sorumluluğu arka plana iten) değişimlerin yaşandığını görüyoruz. 

47.       CUMHURİYET GAZETESİ’NE YANSIYAN SİYASAL YOZLAŞMA OLAYLARI      

 

   Alt Kategoriler                                     Yıllar                                                                                               1935       1945     1955       1965        1975     1985   

Rüşvet                                 2                          1                               1        20         

Zimmet                                2              2                      1                   6      ______ 

Siyasal Kayırmacılık          1              1                    14                 29          16       

Patronaj                                                          2            6               41       __3___    

Adam Kayırmacılık                                        1    ____                   5____  4___   

Oy ticareti________________                                    1______     2___    2___

Rant kollama                                                                4                  1          5     

Kamu sırlarını sızdırma                                                  1                              

Vurgunculuk                                                                                                9___

Gönül yapma                                                                                    2        12    

Politik dalavere                                                             1                11               

 

Toplam haber sayısı      5                3          4             28              98        71

48.      Bu kategorilerin 1975 yılında böylesine ağırlıklı olması, 1973 seçimlerinden sonra başlayan siyasal istikrarsızlıkla, tartışmalı koalisyonlar dönemiyle ve 1975’te başlayan “Milliyetçi Cephe” kadrolaşma hareketiyle açıklanabilir. Ülkeyi 12 Eylül askeri darbesine götüren tablodur bu. 

49.      Türkiye’de tek parti döneminde yolsuzluk olaylarının (en azından devletin üst kademelerinde), şimdiki dönemle kıyaslanacak olursa oldukça az olduğunu görüyoruz. Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye çok karalama yapılmak istenmişse de, hiçbirisi tutmamıştır. İnönü, ziyaret ettiği bir dokuma fabrikasında kendisine hediye edilen bir top kumaşın parasını gönderecek ve faturasını alacak kadar dikkatli davranan bir devlet adamıydı. Daha sonra DP milletvekilleri kendisine bu bir top kumaşın hesabını sorunca, cebinden faturayı hemen çıkarıp Meclis kürsüsünden gösterecek kadar da öngörülü bir insandı.                Tek parti döneminde, Könik davası, İMPEKS           , Yavuz zırhlısının onarımında rüşvet yenmesi gibi olaylar olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Mücadelecilerin zamanla kazanç şirketine dönüşmesinden yakınmıştır. Fakat, yolsuzluk olaylarının boyutları hiçbir zaman günümüzdeki inanılmaz derecelere ulaşamamıştır. Kendi yakınlarına devlet nimetleri dağıtan günümüz liderlerine bakarak, “Aman Allahım, nereden nereye geldik !” diyebilirsiniz. İyi de, klasik Türk müziğinden arabeske gelen toplumun, liderlerinin de arabeskleşmesinden daha doğal ne olabilir ? 

50.      Müzik zevkimizdeki değişmeye siyasal değerlerimizdeki değişme arasında kurduğumuz paralelliğin bir benzerini, sinemamızdaki tiplerin değişmesinde de görebiliriz. 1950’li, 60’lı yılların Türk filmlerinde bir kız hamile kalsa ve bebeğinin babasıyla evlenemese ne olurdu? Bu filmleri izleyenler bu sorunun yanıtını ezbere bilecektir: Bu kız ya intihar ederdi, ya barlara ve pavyonlara düşerek “kötü” bir kadın olurdu, ya da inzivaya çekilerek hak ettiği bahtsız hayatı sürerdi. Şimdi ise başına aynı şey gelen genç kızımız intihara filan kalkmıyor. Hatta kendisini suçlamıyor bile. Çocuğunu doğuruyor ve bildiği gibi yaşamaya devam ediyor. Aynı şeyi o filmleri çeken sanatçılarının özel yaşamlarının gizliliğine gösterdiği özene karşılık, şimdilerde  her yıldız neredeyse her hafta bir sevgili değiştirmeyi ve bunu gazetelerde ilan etmeyi iyi bir “halkla ilişkiler yöntemi” sayıyor.              

Bütün bunların kökünde, “bireyselleşme” dediğimiz olgunun yaygınlaşması yatmaktadır. Herkes, “kendi hayatını” yaşamaktadır. Kimsenin kimseden hesap sormaya hakkı olmadığı düşüncesi yaygınlaşmaktadır.  Siyasette, müzikte ve cinsel değerlerimizde izlenen bu köklü değişikliklerin hemen hemen aynı yıllarda başlaması ve benzer çizgiler izlemesi herhalde rastlantı değildir. Bu kargaşa görünümünden çıkışın yolu ise, müziğimizde başardığımıza benzer “sentez”lere ulaşmaktır. Cinsel, toplumsal, mesleksel ve siyasal değerlerimizde, aynen müzikte gerçekleştirdiğimize benzer sentezlere ulaşmamız gerekiyor. Bu kitabın başında, ahlakın çelişkilerden kaynaklandığını ve bu nedenle diyalektik bir içeriği olduğunu belirtmiştik. Siyasetin doğası gereği, çelişik özellik daha da arttığı için, yeni sentez gereksinmeleri de aynı ölçüde artmaktadır. 

51.      “Güç yozlaştırır, mutlak güç ise mutlak olarak yozlaştırır.” 

52.      “Sınırsız güç, yozlaşmaya mahkumdur.” Sözü Osmanlı’da karşılaştığımız sorunların özeti olabilir. 

53.      Bu sınırsız gücün belki de en çarpıcı belirtisi, sultan tarafından kullanılan “siyaseten katl” yetkisidir. Yani, padişah hazretleri, siyasal nedenlerle, uygun gördüğü kişinin öldürülmesini buyurabilirdi.(Yirminci yüzyılın ikinci yarısında bizim gibi başbakan asan kaç ülke çıkar ? Bir türlü engellenemeyen siyasal terör olayları ile, siyaseten katl geleneğimiz arasında bir ilişki olamaz mı acaba?)  Siyaseten katl, Osmanlı’nın kuruluş döneminde reaya (sıradan halk) için geçerliyken, İstanbul’un fethinden sonra askeri sınıfa (yöneticilere) da yaygınlaştırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet tarafından öldürtülen Çandarlı Halil Paşa, Osmanlı’da siyaseten katledilen ilk vezirdir. Güçlü bir aileden gelen bu vezirin katledilmesinin gerekçeleri arasında Rumlardan rüşvet alması bile gösterilmiştir. Büyük bir olasılıkla, bu rüşvet iddiası bir bahaneden ibaretti. Asıl amaç, Fatih’in yönetimde kendisine sınır getirebilecek güçlü kişilikler istememesiydi. (Çandarlı, bir ara II. Mehmet’i tahttan uzaklaştıracak kadar güçlü bir yöneticiydi.)       Ayrıca, bu durum bizi Osmanlı siyasal ahlakı konusunda tam bir açmazla karşı karşıya bırakmaktadır: Çandarlı Halil Paşa’nın düşmandan rüşvet alması mı daha büyük bir ahlaksızlıktır, yoksa böyle bir iftira ile suçsuz bir vezir-i azamın katledilmesi mi ?     Fatih, Çandarlı’dan sonra vezirlerini devşirmelerden (kul’lardan) seçtiği için, bunların öldürülmesi daha az sorun yaratmıştır. Fakat, Kanuni’den sonra devşirmeler için uygulanan bu “kolay katl” yöntemi bütün askeri sınıfa yaygınlaştırılmış, Türk kökenli olanlar da aynı kolaylıkla yağlı kemendi boynunda buluvermiştir. Orhan Bey’den Abdülmecit’e kadar geçen dönemde 23 tanesi azledilmeden, 20 tanesi de azledildikten sonra olmak üzere toplam 43 vezir-i azam katledilmiştir. Aynı dönemde 182 vezir-i azam görev yaptığına göre, Osmanlı’nın başbakanlarından yaklaşık olarak dörtte birini bu dönem içinde “siyaseten” katledildiğini görürüz. Ortalama olarak her 15 yılda bir başbakan idam edilmiştir. Böyle kanlı bir siyasal geleneğin üzerine Türkiye’de gerçekleştirilen demokrasinin zaman zaman aksamasına değil, bu kadar bile işlemesine şaşıp kalmak gerekiyor belki de, kim bilir ? 

54.      Son zamanlarda yalnız Türkiye’de değil, Japonya ve İtalya, Kore gibi ülkelerde de yolsuzluk bombalarının patlamaya başladığını görüyoruz. Yoksulluğun birdenbire dünya çapında bir olay haline gelmesi, büyük bir olasılıkla, dünya çapındaki başka bir olaya bağlıdır: Siyasette ideolojik farklılıkların eski önemini yitirmesi, seçmenleri etkilemek için “sağ” ve “sol” jargonlar kullanmanın artık çekici olmaktan çıkması, “ahlak”ı siyasetin gündemine getirmiş olabilir. Ben sağcı veya solcu olarak senden daha üstün veya farklı olamıyorsam, ahlaklı olarak farklı olduğumu kanıtlamam gerekir. İkimiz de amaç ve yöntem bakımından çok farklı şeyler yapamıyorsak, elimizde kalan şey, o işi yapmadaki becerimizi kanıtlamaktadır. Bu da, siyaseti bir “tekniğe” ve “iyi niyete” (ahlaka) indirgeme eğiliminin egemen olması demektir.       İtalya, Japonya, Kore ve Türkiye’nin çok fazla ön plana çıkması, aynı zamanda, ekonomik gelişme sürecinde gelinen noktayla ilgili olmalı. Bu ülkelerin hepsi de hızlı bir ekonomik büyüme sürecini yaşamaktadırlar.   Yani, yolsuzluk yapmaya değecek bir servet birikimi sağlanmıştır. Öte yandan, yolsuzlukları etkin bir biçimde denetlemek için gerekli olan demokratik kurumlar, henüz İngiltere ve Amerika’da olduğu kadar gelişememiştir. Toplumdaki eski ahlak değerleri (hızlı toplumsal değişim sonucunda) geçerliğini, yitirmiş, fakat henüz yeni değerler tam olarak yerleşip yaygınlaşmasıdır. Fakat, toplumda yeni ahlaksal değerlerin geçerli olması gerektiğine inanan (basın, bazı politikacılar, bazı işadamları, gençlik...gibi) etkin çevreler de oluşmuş bulunmaktadır. Bu ülkelerde siyasal yaşam, gittikçe artan bir ölçüde, siyaseti ahlaksal temellere dayamak isteyen bu güçlerle, kendi çıkarlarını sağlamanın peşinde olanlar arasında geçen bir mücadeleye dönüşmeye başlıyor. 

55.      Özellikle 80’li yıllardan bu yana toplumdaki değerlerin hızla değiştiğini, hemen her şeyin paraya indirgendiğini ve parayla ölçülür hale geldiğini görüyoruz. Bireysel çıkar, bütün diğer değerlerden üstün sayılıyor artık. Bu değişimi, ANAP iktidarının izlediği politikaya ve Turgut Özal’a bağlamak yanlış olur. ANAP ve Özal, toplumda böylesine köklü değişimler yapacak kadar güçlü ve etkili olamazlardı. Onlar, zaten var olan eğilimleri su yüzüne çıkardılar. Bir tür katalizörlük görevi gördüler ve bu eğilimleri meşrulaştırdılar, güçlendirdiler. Fakat, toplumda var olmayan eğilimleri geliştirdiklerini söyleyemeyiz. 

56.      “Rahat bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.” 

57.      Ekonomik gelişme, siyasal yozlaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmamaktadır. Fakat, siyasal yozlaşma, ekonomik gelişmenin yan ürünlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki ekonomik gelişmeyle birlikte artan kentleşmenin yan ürünleri arasında yabancılaşma, fuhuş, gençlik çeteleri, uyuşturucu ticareti ve mafya tipi örgütlenmeler varsa ( ve ekonomik gelişmenin sonucu olduğu için bunları alkışlamıyor, fakat bir hastalık olarak görüyorsak), siyasal yozlaşma da bunlara benzeyen olumsuz bir yan ürünüdür. Ve tedavi edilmeyecek olursa, zamanla ekonomik gelişme de dahil olmak üzere, toplumun bütün kazanımlarının yitip gitmesine, genel bir çöküntüye neden olabilecek kanser gibi hastalıktır. 

58.      Siyasal yozlaşmanın bir diğer evrensel nedeni, “gizliliktir.” Nerede gizlilik varsa, orada toplumsal çıkarlara aykırı, özel çıkarlara yarayacak bir şeylerin dönüyor olma ihtimali çok yüksektir. Denetlemeyi, bilgilenmeyi ve sorgulamayı engelleyen gizliliğin yaygınlaştığı oranda, her türlü yozlaşma ve yolsuzluk da gündeme gelecektir   . “Tabular”, diğer bir evrensel yozlaşma nedenidir. Tartışılamayan, eleştirilemeyen, sorgulanamayan ne varsa, pis işlerin aracı olarak kullanılma ihtimali son derece yüksektir. Her tabu, sonunda ya bir çıkarı gizler, ya da bazı çıkarların meşrulaştırılmasında kullanılır. Şöyle veya böyle, çıkarlara bulaşmamış tabu yoktur. Tabuların kol gezdiği bir toplumda yozlaşmayla mücadele edemezsiniz. Çünkü, tabular düşüncenizi koşullandırıldığından, pek çok şeyin yozlaşma olduğunun farkına varamazsınız. Siz bunun farkına vardığınız zaman da, toplumda o tabulara inanan kişiler size inanmayı şiddetle reddedecekleri için elinizden bir şey gelmeyecektir. (Öldürülmez veya hapse atılmazsanız, ne ala.) Ve yolsuzlukla mücadeledeki en önemli engel, kitlelerin kendisini güçsüz ve etkisiz hissetmesidir. Siyaset bilimcilerin “siyasal etkinlik duygusu” adını verdikleri bu olgu, ancak demokratikleşmeyle gelişir. “Elimden ne gelir ki, böyle gelmiş böyle gider, koskoca bakan, ben kim oluyorum onu sorgulayacak, insan haddini bilmeli...” diye başlayan düşünceler, sonunda meydanın yoz siyasetçilere ve onların işbirlikçilerine bırakılmasına neden olurlar. Türkiye’deki duruma bakınca, siyasal yozlaşmaya yol açan bu nedenlerin bolca bulunduğunu görürüz. 

59.      Son on-on beş yıldır toplumda yaygınlaşan ve yozlaşmaya katkıda bulunan önemli nedenlerden birisi toplumdaki yasal süreç ve kuralların ciddiye alınmaz olmasıdır.

60.      İkinci neden, şiddetini gittikçe artıran bir “yeni liberalizm” eğilimidir. Bu liberalizm,”devleti küçültme” iddiasıyla ortaya çıktı, fakat uygulamada yaptıkları devleti tahribe dönüşmeye başladı. Hukuk, kural, düzen, yasa, bürokrasi... gibi kavramlar, bu anlayışın gözünde, onların daha fazla kar etmesini engelleyen gereksiz şeylerdir. Hayatta tek önemli şey, köşe dönmek, zenginleşmek, bireysel gönenci gerçekleştirmek olarak görülmektedir. Toplumsal sorumluluklar,özgecilik, estetik değerler, felsefi amaçlar, bu yeni anlayışta, yersiz, gereksiz ve çocukça hedefler olarak değerlendiriliyor. Yeni liberalizmin bu anlayışı, topluma derin bir darbe vurdu. Yolsuzluk başarı dürüstlük aptallık olarak algılanır oldu.         Yeni liberalizmin toplumda bu kadar etkili oluşunun gerisinde ise, kapitalizmin gelişmesindeki dengesizlik yatmaktadır. Özellikle 1980 darbesinden sonra, hemen her alanda etkinliğini artıran kapitalist sınıf karşısında denge sağlayacak hiçbir güç kalmamıştı. Devletin yönetim kademeleri kapitalist sınıfın yanında yer aldığı gibi, aydınların önemli bir bölümü de bu sınıfla işbirliğine girişmişti. İşçiler ve sendikaları susturulmuştu. Siyasal partiler ve basın, kapitalist sınıfın doğrudan kullandığı aracılar durumuna getirilmişti. Böylesine büyük bir güç yoğunlaşmasının yozlaşmaya yol açmaması olası değildi.”Güç yozlaştırır, mutlak güç ise mutlak olarak yozlaştırır”, sözünün doğruluğu bir kez daha kanıtlanmış oluyordu. 

61.      Kamu yönetimindeki denetim işlevinin böyle bölük pörçük parçalardan oluşmasına son verilmelidir. Bütün kamu kuruluşlarının denetiminin yapılabileceği merkezi bir örgüt kurulmalıdır. 

62.      Politikacıların etkisinden kurtulmak için özerk bir statüde olmalıdır. Bir bakıma, yasama, yürütme ve yargı erklerinin dışında, dördüncü bir erki, “denetleme” erkini geliştirmekten söz ediyoruz. 

63.      Kamu yönetimindeki gizlilik eğilimini azaltan, yolsuzluk ve rüşvetin cezalarını arttıran mevcut denetim kurallarının işleyişini daha etkin ve bağımsız kılan, yolsuzluk davalarının hızlı ve etkin olarak görülmesini sağlamak için uzmanlaşmış “yolsuzluk mahkemeleri” kurulmasını öngören,”servet beyanı” ve “çıkar çatışması” gibi konularda daha sistemli ve kapsamlı uygulamalar getiren,Mecliste sürekli bir “ahlak” veya “etik komisyonu” kurarak milletvekillerinin çalışmalarını denetleyen ... önerilen kabul edilme ve uygulanma şansı sanırım çok daha fazla olacaktır. 

64.      Kamuoyu, örgütlü insan kitlelerinin yaratacağı etkiyle bir önem ve ağırlık kazanabilir, sonuç yaratabilir. Örgütlenmemiş insanların görüşleri, bireysel ve özel olarak kalmaya mahkumdur. Örgütlenmiş seçmen kitlelerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların, derneklerin... ağırlığı, siyasal yaşamı bazı insanların istedikleri gibi at oynattıkları bir alan olmaktan çıkarabilir. Böyle bir kamuoyu etkinliğinin olmadığı bir toplumda çıkaracağımız yasaların ve oluşturacağımız kurumların ölü doğması büyük bir olasılıktır.

65.      Devletin görevi sadece ülke halkına buyruk vermek değildir, devletin, aynı zamanda, kurallara uyma, erdemli ve ahlaklı davranma yönünde insanlara örnek oluşturması gerekmektedir. İşte bunu gerçekleştirdiğimiz zaman, uygarlığın bir üst düzeyine adımımızı atmış olacağız. 

66.      Ne var ki Türk parlamentosu, Türk toplumunun kaymağı değildir. Kesitidir. Kesiti olunca büyük parçadaki kusur ve meziyetler küçük parçada da aynı ölçüde yaşayacaktır. 

67.      “Politika kansız bir harptir. Harp ise kanlı bir politikadır.”


 
  Bugün 993217 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!