BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA ÜRETKENDİR, PAYLAŞILMAYAN BİLGİ BATAKLIKTAKİ HAZİNE GİBİDİR.
Siteme Hoş Geldiniz Adil DURUSU
   
  SİTEME HOŞ GELDİNİZ Adil DURUSU
  Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri - Paul Kennedy
 

KİTABIN ADI              : BÜYÜK GÜÇLERİN YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞLERİ

KİTABIN YAZARI      : PAUL KENNEDY

 

1. Askeri güce destek sağlamak için çoğu kez zenginliğe, zenginliğe erişmek ve onu korumak için de çoğu kez askeri güce ihtiyaç vardır. Ancak devlet kaynaklarının çok büyük bir bölümü varlık yaratmak amacından uzaklaştırılıp, askeri amaçlara ayrılırsa, o zaman böyle bir şeyin uzun vadede ulusal gücün zayıflamasına yol açma ihtimali vardır. 

2. Doğu imparatorluklarından bazıları Avrupa ile kıyaslandıklarında ne kadar etkileyici ve düzenli görünürse görünsünler, hepsi de yalnızca resmi devlet dini konusunda değil, ticari etkinlikler ve silah geliştirilmesi gibi alanlarda da, düşünce ve uygulama birliği üzerinde ısrar eden merkezi bir otoriteye sahip olmanın yarattığı sonuçlardan zarar görmüşlerdir. Avrupa’da böylesi bir üst otoritenin bulunmayışı ve çeşitli krallıklar ile kent-devletleri arasında kavgacı rekabetler, askeri alanda gelişme sağlamak üzere sürekli arayışlar için itici bir güç oluşturmuş, bu arayışlar ise, yatırımcı ve girişimci bir çevre içinde ortaya çıkan yeni teknolojik ilerlemelerle verimli bir etkileşim içine girmiştir. Değişme yönünde önlerinde daha az engel bulunan Avrupa toplumları, sürekli olarak bir ekonomik büyüme tırmanışı içine girerek askeri etkinliklerini arttırdılar; bu onları, zamanla, yerkürenin öbür bölgelerinin önüne geçirecektir. 

3. Daha o sıralarda, dönemin bir iki önemli çatışması - bir ölçüye kadar Kırım Savaşı, ama özellikle, Amerikan İç Savaşı ve Fransa-Prusya savaşı askeri sistemlerini modernleştirmeyi başaramayan ve artık savaşların niteliğini değiştirmekte olan çok büyük orduların ve çok daha pahalı ve karmaşık silahları destekleyecek geniş tabanlı bir sanayi alt yapısından yoksun toplumlara yenilgi getiriyordu. 

4. Batı dünyasının büyük bir bölümünde İstanbul’un 1453’te düşmesinin yarattığı şok hala etkisini sürdürmekteydi; bu olay, hiç bir şekilde Osmanlı Türklerinin ilerleyişinin artık durduğunu göstermediği için yüklendiği anlam daha da büyüktü. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Osmanlı Türkleri Yunanistan’ı ve İyonya Adalarını, Bosna’yı Arnavutluk’u ve geriye kalan Balkan topraklarının çoğunu almışlardı; bundan da beteri, yüreklere korku salan yeniçeri ordularının Budapeşte ve Viyana’ya doğru ilerledikleri 1520’li yıllarda olacaktı. Güneyde, Osmanlı kadırgalarının limanlarına baskınlar yaptıkları İtalya’da, papalar, Roma’nın kaderinin de yakında İstanbul’unkine benzeyeceğinden korkar olmuşlardı. 

Bu tehditler, Sultan II. Mehmet ve ondan sonra gelenlerce yönlendirilen tutarlı bir yüksek stratejinin birer parçası iken, Avrupalıların bunlara olan tepkileri tutarsız ve dağınık oluyordu. Osmanlı ve Çin İmparatorlukları ile Moğolların kısa süre sonra Hindistan’da kuracakları düzenden farklı olarak, her yerde laik ya da dinsel tek bir önderin tanındığı, bir Birleşik Avrupa hiç bir zaman olmadı. Avrupa böyle olmak yerine, ufak krallıklar ve prenslikler, sınır boyu lordlukları ve kent-devletlerinin oluşturduğu bir karmaşaydı. Batıda, özellikle de İspanya, Fransa ve İngiltere’de daha güçlü monarşiler doğuyordu ama bunlardan hiçbiri iç gerginlikten kurtulamayacaktı ve hepsi de, öbürlerini İslamla mücadele için birer müttefik olarak değil, kendilerine birer rakip olarak görmekteydiler.  

5. Avrupa’nın kültür ve bilim birikiminin oldukça büyük bir bölümü zaten islam dünyasından “ödünç alınmıştı”; tıpkı müslüman toplumların yüzyıllar boyu karşılıklı ticaret, fetihler ve yerleşim yoluyla Çin’den aldıkları gibi. 

6. Bu kadar çok düşman karşısında, Osmanlı İmparatorluğunun büyümesini sürdürebilmesi için olağanüstü liderlere ihtiyacı olacaktı; oysa 1566’dan sonra birbiri ardınca hükümdarlık eden on üç sultan da yetersizdi.

Ancak, dış düşmanlar ve kişisel başarısızlıklar her şeyi açıklamaya yetmemektedir. Sistem, bir bütün olarak ele alındığında, Ming Çin’inde olduğu gibi, insiyatif görüş ayrılıkları ve ticaret karşısında alınan merkeziyetçi, despotik ve aşırı gelenekçi tutumun yol açtığı bazı kusurlardan giderek daha çok zarar görmekteydi. Budala bir sultan Osmanlı İmparatorluğunu öylesine işlemez hale getirebiliyordu ki, aynı şeyi bir Papa’nın ya da Kutsal Roma İmparatorunun tüm Avrupa için yapması hiçbir zaman mümkün değildi. Yukardan açık seçik emirler gelmediği için bürokrasinin can damarları sertleşti ve tutuculuk, değişikliğe üstün tutularak, yenilik hareketleri boğuldu. 1550’den sonra, toprak genişlemesi ve bunun getirdiği ganimetlerde kesinti olup, bir de fiyatlardaki muazzam artışlar buna eklenince, yeniçeriler ülke içinde yağmalama eylemlerine giriştiler. Daha önce teşvik gören tüccarlar ve girişimciler (bunların hemen hepsi yabancıydı), ne olduğu belirsiz vergiler ödemek zorunda bırakılıyor, mallarına açıkça el konuyordu; Sürekli artan vergiler ticareti çökertti ve kent nüfusunun azalmasına yol açtı. En kötü etkilenenler, belki de, askerlerin topraklarına ve hayvanlarına musallat oldukları köylülerdi. Durum kötüye gittikçe, sivil yetkililer de yağmaya başvurdular; rüşvet talep edip, mal stoklarına el koydular. Savaş giderleri ve İran’la olan mücadele yüzünden, Asya ticaretinin yitirilmesi, yönetimin yeni gelirler bulma çırpınışlarını yoğunlaştırdı; bu da töretanımaz vergi kesenekçilerine daha büyük güç kazandırdı. 

7. Şiilerin dine yönelttikleri tehdide verilen şiddetli tepki, belirgin bir oranda, resmi tutumun bütün özgür düşünce biçimlerine karşı katılaştığını ortaya koyuyor ve bunun böyle olacağını gösteriyordu. Matbaa makineleri yasaklanmıştı, çünkü bunlar tehlikeli düşünceler yayabilirlerdi. Ekonomik kavramlar ilkel düzeyde kaldı: Batılı malların ithal edilmesi isteniyor ancak ihracat yasaklanıyordu; loncaların yeniliklere ve “kapitalist” üreticilerin yükselişlerine set çekme çabaları destekleniyordu; ticaretle uğraşanlara dinsel açıdan yöneltilen eleştiriler şiddetleniyordu. Türkler Avrupa kökenli düşünce ve uygulamaları küçük gördüklerinden, öldürücü salgınları denetim altına alacak yeni yöntemleri benimsemeyi reddediyorlardı; bunun bir sonucu olarak da halk şiddetli salgınlardan çok daha zarar gördü. 1580 yılında bir yeniçeri kuvveti, insanı gerçekten de şaşkınlığa düşüren bir karanlıkçılık nöbetine kapılarak, devlete ait bir gözlemevini, salgına yol açtığı iddiasıyla, yok etti. Silahlı kuvvetler gerçekten de, tutucu güçlerin kalesi haline gelmişti. Avrupalı kuvvetlerin kendilerininkine göre daha yeni silahları olduğunu fark etmelerine, ara sıra da bu silahlar yüzünden zarar görmelerine rağmen, yeniçeriler kendilerini çağa uydurmak konusunda ağır hareket ediyorlardı. Cüsseli toplar, daha hafif, dökme demir toplarla değiştirilmedi. İnebahtı yenilgisinden sonra daha geniş Avrupa tipi tekneler yapmadılar. Güneydeki Müslüman filolarına, doğrudan doğruya Kızıl Deniz’in ve Basra Körfezi’nin daha sakin sularında kalmaları emrediliyor, böylece, Portekiz tipi açık deniz tekneleri yapma gereği ortadan kaldırılıyordu. Belki teknik sebeplerin de bu kararlarda payı vardır; ancak kültür ve teknoloji konusunda tutuculuk da rol oynamıştır (buna karşı, başıbozuk Berberi korsanlar, fırkateyn tipi savaş gemilerini hızla benimsediler). 

Tutuculuk konusunda yukarda söylenenler, aynı ölçüde, hatta daha da ağırlıklı olarak, Moğol İmparatorluğu için de söylenebilir. İmparatorluğun en parlak dönemindeki büyüklüğüne ve kimi imparatorların askeri dehasına rağmen, saraylarındaki göz kamaştırıcılığa ve lüks ürünlerde görülen ustalığa rağmen, hatta ileri bir bankacılık ve kredi ağına rağmen, sistemin özünde bir zayıflık vardı. Çoğunlukla Hinduizme bağlı çok büyük ve yoksul köylü yığınlarının üzerinde, ülkeyi fethetmiş olan Müslüman bir seçkinler tabakası yer almaktaydı. Kentlerde ise, sayıca hayli kabarık olan tüccarlar, arı kovanı gibi işleyen pazarlar ve iş sahibi Hindu aileler arasında imalat, ticaret ve kredi konularında, onları Weber’in Protestan Ahlakına mükemmel birer örnek yapacak bir tutum görülüyordu. İngiliz emperyalizminin kurbanı olmadan önce, ekonomik “ileri hamle”ye tam hazır, girişimci bir toplumun oluşturduğu bu tablonun karşısında, Hint yaşamında temelden gelen pek çok köstekleyici etkenin oluşturduğu karanlık tablolar da vardı. Hinduların katı dinsel tabuları, çağdaşlaşmaya ters etki yapıyordu; kemirgenlerin ve böceklerin öldürülmesi mümkün olmuyor, bu nedenle de çok büyük miktarlarda yiyecek maddesi ziyan oluyordu; çöp ve pisliğe dokunmakla ilgili toplumsal kurallar sağlıksız koşulların sürüp gitmesine yol açarak, hıyarcıklı vebanın üremesine uygun bir ortam oluşturdu; kast sistemi insiyatifi yok etti, ritüeli kökleştirdi ve alışverişi kısıtladı; Brahman rahiplerinin yerel Hintli yöneticiler üzerindeki nüfuzları bu karanlıkçılığın en üst düzeylerde etkili olduğunu gösteriyordu. Böyle bir sistem içinde, her türlü radikal değişiklik girişimlerine karşı, çok derinlere kök salmış toplumsal denetim mekanizmaları vardı. Bu yüzden, daha ileri dönemlerde Hindistan’ı önce talan edip, sonra da Yararcılık ilkelerine göre yönetmeye çalışan pek çok İngiliz’in nihayet buradan ayrılırken, ülkenin kendileri için hala bir sır olduğunu hissetmelerine şaşmamak gerek. 

8. Avrupa bu politik çeşitliliği coğrafyasına borçluydu; atlıları sayesinde kurulan bir imparatorluğun egemenliğini hızla kabul ettirebileceği kocaman ovalar yoktu; Ganges, Nil, Dicle ve Fırat, Sarı Irmak ve Yangtze çevresinde olduğu gibi zor koşullarda çalışıp çabalayan ve kolayca fethedilebilir olan köylü yığınlarına yiyecek sağlayan geniş ve bereketli akarsu bölgeleri de yoktu. Avrupa’nın doğal görünümü, vadilerdeki dağınık nüfus merkezlerini birbirinden ayıran sıradağlar ve geniş ormanlarıyla çok daha kesintiliydi; iklimi de kuzeyden güneye, batıdan doğuya doğru bir hayli değişiyordu. Bunun çeşitli önemli sonuçları olmuştur. Her şeyden önce, hem güçlü ve kararlı bir yerel diktatör tarafından bile olsa birlik sağlamış bir denetimin kurulmasını zorlaştırıyor, hem de kıtanın Moğol göçebe aşiretleri gibi dıştan gelen bir kuvvet tarafından hızla istila edilme ihtimalini en alt düzeye indiriyordu. Tersine, çeşitlilik gösteren doğal toprak yapısı, gücün merkeziyetçi olmadan gelişmesini ve sürmesini teşvik etmiş ve yerel krallıklar, sınır boyu lordlukları ile dağlık bölge kralları ve ovalardaki kent konfederasyonları, Roma’nın çöküşünden sonraki herhangi bir zamanda çizilen Avrupa haritasını yamalı bir yorgana benzetmişlerdi. Bu yorgan üzerindeki desenler bir yüzyıldan öbürüne değişebilirdi ama birlik sağlamış bir imparatorluğun varlığına işaret eden tek bir renk hiçbir zaman kullanılamazdı. 

9.   “Bir devleti en alt barbarlık düzeyinden, en yüksek zenginlik düzeyine çıkarmak için, barış, rahat bir vergi sistemi ve adaletin kabul edilebilir biçimde dağıtılmasında başka hemen hiçbir şey şart değildir...” 

10. O halde, Avrupa’daki merkezileşmemiş devletler sisteminin merkezileşmenin önündeki büyük engeli oluşturduğunu söylemek, aynı şeyi, iki kez tekrarlamak gibi olmamaktadır. Pek çoğu bağımsızlıklarını koruyabilmek için gerekli askeri araçlara sahip olan ya da bunları satın alabilecek durumda bulunan, birbirleriyle rekabet içinde çeşitli politik varlıklar olduğu içindir ki, bunların hiçbiri, tek başına, kıta üzerinde egemenlik kurmasını sağlayacak atılımı hiçbir zaman gerçekleştirecek durumda değildi. Avrupalılar daha da yayılarak, yeni keşifler ve böylece yeni ticaret imkanları getiriyor, bunlar yeni kazançlar doğuruyor, yeni kazançlar ise, daha da yayılmak için itici güç oluşturuyordu. 

11. Şu da vardı ki, imparatorluk kurmuş olan uluslar, bu konumlarından sonuna kadar yararlanmazlarsa, aynı şeyi yapmaya hevesli başkaları vardı. 

12. Kanıtlaması zor ama, bu farklı genel özellikler, insana, sanki bir çeşit iç mantıkla birbirlerine bağlanmışlardı ve hepsi de gerekliydi gibi geliyor. “Avrupa mucizesi”ni yaratan - sonraki çağlarla karşılaştırıldıklarında ne kadar ilkel görünürlerse görünsünler - sürekli bir etkileşim içinde olan ekonomik laissez - faire, politik ve askeri çoğulculuk ve düşünce özgürlüğünün oluşturduğu bir bileşimdi. Bu mucize tarihte tek örnek olduğu içindir ki, ancak onu oluşturan tüm unsurların kopya edilmesiyle başka bir yerde de benzer bir sonucun ortaya çıkacağını varsaymak yerinde olur. Çünkü çok önemli parçalardan oluşan böyle bir karışım Ming Çininde, Orta Doğu’nun ya da Asya’nın Müslüman İmparatorluklarında ya da yukarda sözü edilen öbür toplumların hiçbirinde bulunmadığı içindir ki, Avrupa dünya sahnesinin merkezine doğru ilerlerken, onlar oldukları yerde donup kalmış göründüler. 

13. Müthiş savaşçılar çıkaran ama sürekli olarak olağan gelirlerinin iki ya da üç katını harcayan hükümetlerce yönetilen bir ulusun kaderi başka nasıl olabilirdi ki ? 

14. Üç yüzyıl sonraki Britanya İmparatorluğu gibi, Harsburg bloku da, çok geniş bir alana yayılmış toprakların oluşturduğu bir yığın, devam edebilmesi için çok büyük maddi kaynaklar ve ustalık gereken bir politik - hanedanlık tour de force’suydu. Bu haliyle de tarih içinde aşırı stratejik genişlemenin en iyi örneklerinden biridir; çünkü bu kadar geniş topraklara sahip olmanın bedeli, sayısız düşman edinmekti; bu ise o dönemde Osmanlı İmparatorluğunun da taşıdığı bir yüktü. 

15.  O döneme özgü bir eğlenceyi hatırlarsak, İspanya, zincirlerle bağlanmış kocaman bir ayıya benziyordu. Üzerine salınan köpeklerin her birinden daha güçlüydü ama hiçbir zaman hepsiyle birden başa çıkamıyor ve bu arada yavaş yavaş tükeniyordu. 

16. Bundan birkaç ay önce Fransa’daki İngiliz - Amerikan kuvvetleri “tank bakımından 20’ye 1 uçak bakımından 25’e 1 gibi etkili bir üstünlüğe sahip olduklarına göre, şaşkınlık verici olan Almanların bu kadar uzun bir süre bu kadar başarılı olmalarıdır; 1944’ün sonunda bile, tıpkı 1918 Eylülünde olduğu gibi, işgal ettikleri topraklar hala Reich’ın savaşın başındaki sınırları içinde yer alan topraklardan daha genişti. Askeri tarihçiler bu soruya verdikleri karşılıkta hemen hemen ağızbirliği etmektedirler: Almanların, esnekliğe ve muharebe meydanı düzeyinde merkeziyetçi olmayan karar alma uygulamasına ağırlık veren harekat doktrininin, İngilizlerin ihtiyatlı, ölçüp biçerek planlanıp, dikkatle uygulanan taktiklerinden, Rusların kanlı, tam cephe hücumlarından ve Amerikalıların coşkulu ama profesyonelce olmayan ileri hücumlarından çok daha üstün olduğu ortaya çıkmıştı; Almanların “karma sınıflar” deneyimi, herkesinkinden üstündü; ve savaşın son yılında bile hem kurmay subayları, hem astsubayları çapları ve eğitimleri bakımından son derece üstündüler. 

17. Ancak, bugün Almanların harekat performansı karşısında duyduğumuz ve çıkan her yeni kitapla artmakta olduğunu gördüğümüz hayranlık, Berlin’in Tokyo gibi fazla açılmış olduğu gerçeğini gözlerden saklamamalıdır. General Jodl’un tahminine göre 1943 Kasımında, doğu cephesi üzerinde 3.9 milyon Alman (topu topu 283.000 kadar Mihver müttefiki askerle birlikte) 5.5 milyon Rusu tutmaya çalışıyordu. Bundan ayrı olarak Finlandiya’da 177.000 Alman askeri vardı ve Norveç ile Danimarka’ya 486.000 asker yerleştirilmişti. Fransa ve Belçika’da ise 1.370.000 kişilik bir işgal kuvveti bulunuyordu. “612.000 asker daha Balkanlar’da bağlı durumdaydı, İtalya’da da 412.000 asker vardı.... Hitler’in orduları Avrupa’nın enine boyuna dağıtılmıştı ve her cephede sayı ve donanım yönünden düşmanlarından geri kalıyorlardı.” Aynı şey, Burma’dan Aleutia Adalarına kadar Uzak Doğunun her yanına seyrek bir biçimde yayılmış olan Japon tümenleri için de söylenebilirdi. 

18.                                                        Güçlerin Uçak Üretimi, 1939 - 1945

 

                             1939   1940      1941       1942    1943    1944     1945 

Birleşik Devletler  5.856  12.804  26.277   47.836   85.898  96.318  49.761

SSCB                 10.832  10.565   15.735   25.436   34.900  40.300   20.900

Britanya               7.940    15.049   20.094   23.672  26.263  26.461   12.070

Britanya Uluslar

Topluluğu                 250    1.100      2.600   4.575     4.700    4.575      2.075

MÜTTEFİKLER

TOPLAMI      24.178   39.518    64.706   101.519   151.761   167.654    84.806

 

Almanya         8.295    10.247    11.776     15.409    24.807     39.807      7.540

Japonya          4.467     4.768      5.088       8.861    16.693      28.180    11.066

İtalya              1.800      1.800      2.400       2.400      1.600                      -                      -

 

MİHVER TOPLAMI   4.562  16.815   19.264   26.670   43100  67.978  18.606

 

19. Gerçekten de, 1943 - 1944 Birleşik Devletler, tek başına günde bir gemi ve her beş dakikada bir uçak üretiyordu !

 

20.                             Güçlerin Silah Üretimleri

  1940 - 1943

( milyar dolar  olarak)

 

                                          1940                       1941                              1943


Britanya                               3.5                         6.5                              11.1

Birleşik Devletler                (5.0)                        8.5                              13.9

Savaşan Müttefikler            (1.5)                        4.5                              37.5

--------------------------------------------------------------------------------------

Toplamları                         3.5                          19.5                              62.5

 

Almanya                             6.0                        6.0                               13.8

Japonya                            (1.0)                       2.0                                4.5

İtalya                                 0.75                       1.0                                   --

 

Savaşan Mihver

Güçleri Toplamları                6.75              9.0                         18.3


21. Bir kez daha, uzun süreli ve tarafların varlarını yokların ortaya dökerek yaptıkları bir ortaklık savaşından, en geniş kaynaklara sahip ülkeler sonunda galibiyete ulaşmışlardı. Bu, her ikisi için de, coğrafi konum ve genişlik ile çok büyük bir harp malzemeleri potansiyelinin bir arada bulunmasından doğmaktadır. (1939’da toplam verimin yüzde 2’siyken, 1943’te yüzde 40’ına fırlayan) savaş üretimi sayesinde olmuştur.

 

22. Büyük güçler arasında, savaş yüzünden yoksullaşmak yerine zenginleşen -  aslında çok çok zenginleşen - tek ülkeydi. Savaşın bitiminde Washington’un elinde 20 milyar dolarlık altın rezervi vardı ve bu, 33 milyar dolarlık dünya toplamının neredeyse üçte ikisiydi. Bunun gibi, “...toplam dünya imalat veriminin yarısı A.B.D.’de elde ediliyor ve ülke aslında dünyadaki her tür mal üretiminin üçte birini gerçekleştiriyordu.” Bu da, Birleşik Devletleri savaş sonunda büyük bir farkla en büyük mal ihracatçısı haline getiriyor, birkaç yıl sonra Birleşik Devletler, dünya ihraç mallarının üçte birini sağlıyordu. Gemi yapımı imkanlarındaki çok büyük genişlemeden dolayı, dünyadaki gemi kaynaklarının yarısına sahipti. Ekonomik açıdan dilediğini yapabilecek durumdaydı.

 

Bu ekonomik güç, Birleşik Devletlerin askeri kuvvetine de yansıyor, ülke, savaşın sonunda, 7.5 milyonu denizaşırı yerlerde olmak üzere, 12.5 milyon silahlı kuvvetler personeline sahip oluyordu. Bu toplam, barış zamanında, haliyle azalacaktı (1948’e gelindiğinde ordu personelinin sayısı, dört yıl öncesinin ancak dokuzda biri kadardı)  ; ancak, bu azalma yalnızca politik bir seçimi gösteriyor, gerçek askeri potansiyeli yansıtmıyordu. Birleşik Devletlerin savaş sonrası döneminin başlarında denizaşırı bölgelerde oynayacağı rolün sınırlı olacağına ilişkin varsayım göz önüne alınırsa, ülkenin gücü modern silah giriş kayıtlarında daha iyi ortaya çıkmaktadır. Bu aşamaya gelindiğinde, A.B.D. Donanması tartışmasız “herkesinkinden üstün” durumdaydı; 1.200 ana savaş gemisinden oluşan filosu (bunlar muharebe gemilerinden çok, düzinelerce uçak gemisi çevresinde toplanıyordu), artık Krallık Donanmasından epey büyüktü ve dünyada önemli bir başka deniz gücü de bulunmuyordu. Birleşik Devletler hem uçak gemisi özel hizmet kuvvetleri, hem de deniz piyade sınıfları bakımından, gücünü yerküre üzerinde denizden ulaşılabilecek her yerde gösterebilecek kapasitede olduğunu fazlasıyla ortaya koymuştu. Amerika’nın “havadaki egemenlik”i bundan daha da görkemliydi; Hitler’in Avrupasını hallaç pamuğu gibi atan 2.000’den fazla ağır bombardıman uçağı ile pek çok Japon kentini yakıp kül eden 1.000 ultra-uzun-menzilli B-29’a, şimdi, daha da güçlü B-36 gibi jet-güdümlü stratejik bombardıman uçakları eklenecekti. Her şeyden önemlisi de, Birleşik Devletlerin atom bombası tekeline sahip olmasıydı ve bu, gelecekteki her türlü düşmanın Hiroşima ve Nagazaki’deki kadar korkunç bir yıkıma uğratılabileceğini gösteriyordu. Daha sonraki çözümlemelerin gösterdiği gibi, Amerika’nın askeri gücü, aslında göründüğünden belki de daha azdı (hazırda çok az sayıda atom bombası vardı ve bunların atılmasının politik açıdan çok geniş anlamları olurdu) ve bu gücü SSCB kadar uzak, anlaşılmaz ve kuşkucu bir ülkenin tutum ve davranışını etkilemek için kullanmak zordu; ama Amerika’dan borç, silah ve askeri destek sözü dilekçeleriyle güçlendi.

 

23. Birleşik Devletlerin sahip olduğu bu olağanüstü elverişli ekonomik ve stratejik konum göz önüne alınırsa, 1945’ten sonra dışarıya doğru yaptığı atılım, uluslararası politika tarihine aşina kimseler için hiç de şaşırtıcı değildi. Geleneksel Büyük Güçler ortadan silinirken, Birleşik Devletler sürekli olarak onların arkalarında bıraktığı boşluğu dolduruyordu; bir numara haline geldikten sonra, kendi kıyıları, hatta kendi yarıküresi içine sıkışıp kalamazdı. Kuşkusuz, Amerikan gücünün ve nüfuzunun böyle dışarıya doğru uzanmasının başlıca sebebi, savaşın kendisi olmuştu; sözgelimi, savaş yüzünden, 1945’te Avrupa’da altmış dokuz, Asya ve Pasifik’te yirmi altı tümeni varken, kendi kıtası üzerinde hiç yoktu.

 

24. Amerikan nüfuzunun işlemesinin büyük ölçüde imkansız olduğu tek alan, 1945’te (ve o zamandan bu yana) faşizm karşısında asıl zaferi kendisinin kazandığını iddia eden Sovyetler Birliğinin denetimi altında bulunan bölgeydi. Kızıl Ordunun istatistiklerine göre, toplam 506 Alman tümeni yok edilmişti ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların sayıları 13.6 milyon olan ölü, yaralı ve esir düşen askerinden 10 milyonunun sonu doğu cephesi üzerinde gelmişti.

 

25. Ancak, Sovyet nüfuzunun böylesine artması etkileyici görünse de,, ülkenin ekonomi tabanı, savaştan çok zarar görmüştü - bu durum, Birleşik Devletlerde engellenmeden süren ekonomik atılımla zıtlık oluşturmaktaydı. Rusya’nın nüfus kayıpları dehşet verici düzeydeydi: Silahlı kuvvetlerde 7.5 milyon ölü; Almanlarca öldürülen 6-8 milyon sivil; bunlara ek olarak karneye bağlanan yiyecek miktarlarındaki azalma, zorla çalıştırma ve çalışma saatlerinin artmasıyla gelen “dolaylı” savaş kayıpları; öyle ki “1941 - 1945 yılları arasında muhtemelen toplam 20-25 milyon kadar Rus yurttaşı, vakitsiz ölümlerle hayatlarını kaybettiler. Can kayıpları çoğunlukla erkekler arasında olduğundan bunun sonucunda cinsiyetler arasında ortaya çıkan dengesizlik, ülkenin demografik yapısını fazlasıyla etkiledi ve doğum oranında büyük bir düşmeye yol açtı.

 

26. İşgal altındaki topraklarda bulunan 11.6 milyon attan 7 milyonu öldürülmüş ya da alınıp götürülmüştü, aynı şey 23 milyon domuzdan 20 milyonunun da başına geldi. 137.000 traktör, 49.000 biçerdöver, çok sayıda ağıl ve çiftlik binası tahrip edildi. Ulaşım, işgal bölgesindeki 65.000 kilometrelik demiryolunun tahribi, 15.800 lokomotifin, 428.000 yük vagonunun, 4.280 nehir gemisinin ve tüm demiryolu köprülerinin yarısının kaybı ya da zarar görmesiyle darbe yedi. Pek çok kent yıkıntı halindeydi. Binlerce köy yerle bir edilmişti. İnsanlar yerdeki deliklerde yaşıyorlardı.

 

27. O halde, Rusların Almanya’da kendilerine ait “işgal bölgesi”ne girince, buradaki tüm taşınabilir değerleri, fabrika demirbaşını, rayları vb. soyup soğana çevirme girişimleri ve ömür Doğu Avrupa topraklarından (Romanya’dan petrol, Finlandiya’dan kereste, Polonya’dan kömür) tazminat talep etmeleri hiç de şaşırtıcı değildi.

 

28. Şurası bir gerçekti ki, Sovyetler Birliği, Büyük Almanya’yı cephede yendiği gibi, silahlanma savaşında da daha çok üretim yaparak geride bırakmıştı; ancak bunu, askeri-sınai üretime inanılmaz bir tek amaçlılıkla ağırlık vererek ve başka her sektörde çok ciddi indirimler gerçekleştirerek yapmıştı-tüketim malları, perakende ticaret ve tarım ürünlerinde (ancak yiyecek verimindeki gerileme, büyük ölçüde Almanların yağmaları yüzünden olmuştur.) Böylece, 1945 Rusya’sı, özde, askeri bir dev ama aynı zamanda, ekonomik yönden yoksul, yoksunluk içinde ve dengesizdi.

 

29. Ekonomiyi yeniden inşa gereği düşünüldüğünde, muazzam boyutlardaki Kızıl Ordunun 1945’ten sonra üçte iki oranında küçültülerek, gene de çok büyük bir toplam olan ve 25.000 cephe hattı tankının ve 19.000 uçağın desteklediği 175 tümene düşürülmesi şaşırtıcı değildi. Böylece, Kızıl Ordu, gene de dünyanın en büyük savunma kuruluşu olarak kalacaktı-bu durum (en azından Sovyetlerin gözünde), gelecekteki saldırganları engellemek ve buna göre ayağı çok daha yerde olan bir düşünceyle, Avrupa’da yeni kazanılmış olan uydular kadar, Uzak Doğu’da ele geçirilen toprakları da denetim altında tutma ihtiyacı yüzünden, haklı olan bir durumdu. Bu kuvvet muazzam boyutlarda olmasına rağmen, tümenlerin çoğu ancak iskelet halindeydi ya da esas olarak, garnizon kuvvetiydi. Üstelik, bunlar dev Rus ordusunun 1815’i izleyen yıllarda maruz kaldığı bir tehlikeye de açık durumdaydı-yeni askeri ilerlemeler karşısında giderek daha çok çağdışı kalma tehlikesi.

 

30. Almanya’nın 1946’daki ulusal geliri ve verimi, 1938’dekilerin üçte birinden azdı; korkunç bir azalmaydı bu. Japonya’da da buna benzer bir gerileme olmuştu;, 1946’daki gerçek ulusal gelir, 1934-1936’dakinin ancak yüzde 57’si kadardı ve imalat sektöründeki gerçek ücretler yüzde 30’a düşmüştü.

 

31. Krallık Donanması, 1.000’den fazla savaş gemisine, yaklaşık 3.000 küçük savaş gemisine ve yaklaşık 5.500 çıkarma aracına sahipti. RAF Bombardıman Uçakları Komutanlığı, dünyadaki ikinci en büyük stratejik hava kuvvetiydi.

 

32. Kişi ya Amerika önderliğinde blokun içindeydi, ya da Sovyet önderliğindeki blok içinde. Ortası yoktu; bir Stalin ve Joe McCarthy çağında ortasının olabileceğini düşünmek akıllıca değildi. Bu, yalnızca, bölünmüş Avrupa halklarının değil, Asya’da, Orta Doğu’da, Afrika’da,, Latin Amerika’da ve başka yerlerdeki halkların da uyum sağlamak zorunda oldukları yeni stratejik gerçeklikti.

 

33.1953’te de, Doğu Almanya’daki bir ayaklanma hızla bastırıldı. 1956’da Macaristan’ın Varşova Paktından çekilme kararından telaşa düşen Rusya, tümenlerini bu ülkeye geri yolladı ve ülkenin bağımsızlığına son verdi. Khrushchev, yenilgiyi kabullenerek yetenekli kişilerin Batı’ya olan akışını durdurmak üzere, 1961’de, Berlin Duvarının yapılmasını emretti. 1968’de Çekler on iki yıl önce Macarların uğradığı akıbete uğradılar; anca bu kez daha az kan döküldü. Batı’nın ne ideolojek ne de ekonomik çekiciliğine (resmi propogandalarına rağmen) denk bir şeyler vermeyi başaramayan Sovyet liderlerinin aldığı bu önlemlerin hepsi de, iki blok arasındaki bölünmeyi pekiştirmekten başka bir şey yapmadı.

       Daha 1946 Nisanında Dışişleri Bakanlığı “Birleşik Krallığın ve İngiliz Uluslar Topluluğu arasındaki bağlantıların” desteklenmesi gereği üzerinde ısrar ediyordu. Bu tür düşüncelerin giderek daha çok kabul görmesi, ve bu Washington’un Rusların Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya doğru yayılmalarını engelleyen ülkelerin “kuzey hattı” üzerinde meydana gelen bunalımlar arasında bağlantı kurması, Amerikan dış politikasındaki idealist çizgilerin nasıl hızla jeopolitik hesaplara bağlanmaya, belki de yerlerini bunlara terk etmeye başladığına işaret etmektedir.

 

34. Japon toplumunda tam bir toplumsal değişim ve askerden arındırma gerçekleştirilmesine ilişkin önceki düşünceleri sürdürmek yerine, Washington’lu planlamacılar sürekli olarak Japon ekonomisini dev firmalar (zaibutsu) aracılığıyla yeniden kurma ve hatta Japonya’yı kendi silahlı kuvvetlerini oluşturmaya özendirme gibi düşüncelere yöneldiler-bu, kısmen, Birleşik Devletlerin ekonomik ve askeri yüklerini hafifletmek, kısmen de Japonya’nın Asya’da Komünizme karşı bir kale haline gelmesini sağlamak içindi.

1955-1957 yıllarındaki indirimleri Khruschev’in detante diplomasisini ve parayı tüketim malları için serbest bırakma çabalarını yansıtmaktadır. Rusya’da bu bütçe artışlarında en büyük oranı, savunmaya ve taarruza yönelik hava gücüne ayırıyordu. Batılı donanmaların hepsi 1965 yılında, 1945’tekine göre, daha az sayıda gemi ve askere sahip olsalar da, vurucu kuvvetlerinin daha büyük olduğu kesindi. Baltık, kuzey Finlandiya ve Uzak Doğu’daki toprak kazançlarına rağmen, Rusya, başkalarına kıyasla, gene de kara içine hapsolmuş bir süpergüçtü. Ancak, yukarda da işaret edildiği gibi, Washington’a göre, dünyada Komünist egemenliği kurmak üzere yapılmış bir master plan adım adım geliştirilmekteydi ve bunu “tutmak” gerekiyordu. Yunanistan ve Türkiye’ye 1947 yılında önerilen güvenceler izlenen yolda yapılan bu değişikliğin ilk işarete, 1949 tarihli NATO anlaşması da en gösterişli örneğiydi.

 

35. Şurası açıktır ki Khrushchev, Sovyetler Birliğinin korkudan çok hayranlık, hatta sevgi uyandırmasını istiyordu; kaynakları askeri yatırımlardan çekerek tarım ve tüketim malları alanındaki yatırıma yöneltmek de istiyordu.

 

36. Birleşik Devletler, 30 ülkede 1.000.000’dan fazla asker bulunduruyordu, dört bölgesel savunma ittifakının üyesi ve bir beşincisinin aktif katılımcısı idi; 42 ulusla karşılıklı savunma anlaşmaları vardı, 53 uluslararası teşkilata üye bulunuyordu ve yerküre üzerinde neredeyse 100 ulusa askeri ya da ekonomik yardım yapıyordu.

 

37. İkikutuplu bir sistem içinde, Washington’un çizgiyi çekeceği yer neresi olabilirdi-hele de Kore’nin hayati olmadığı yolunda daha önce yaptığı belirlemenin, bir sonraki yıl Komünist saldırısına davetiye çıkardığı iddia edildikten sonra? Dean Rusk 1965 Mayısında “Gezegenimiz çok ufaldı,” görüşünü öne sürüyordu, “onunla tümüyle ilgilenmek zorundayız-karalarının, sularının, atmosferinin her yanıyla ve onu çevreleyen uzayla.”

     Bu yıllarda pek çok yeni devletin uluslararası topluluğa katılması ve Rusya’nın yerel koşulları bilmeden bunları Batı’dan uzaklaştırma hevesi yüzünden, Rusların diplomatik “kazançlar”ı, çoğu kez “kayıplar”ı ile birlikte gidiyordu. Bunların arasında en çarpıcı örnek, Çin’in kendisi olmuştur. O halde, Üçüncü Dünya ile “ilk iki dünya” arasındaki ilişki karmaşık ve değişken bir ilişkiydi.

     Batı Almanya’nın çalışan nüfusunun tarım, ormancılık ve balıkçılıkla uğraşan bölümü, 1950’de yüzde 24.6’yken, 1973’te yüzde 7.5’e düştü; Fransa’da ise, aynı süre içinde yüzde 28.2’den, yüzde 12.2’ye (1980’de de yüzde 8.8’e) indi. Harcanabilir gelirler, sanayileşmenin yayılmasıyla büyüdü; Batı Almanya’da kişi başına gelir, 1949’ta 320 dolarken, 1978’de 9.131 dolara fırladı; İtalya’da ise, 1960’ta 638 dolarken 1979’da 5.147 dolara yükseldi. Batı Almanya’da her 1.000 kişiye düşen otomobil sayısı 6.3’ten (1948), 227’ye (1970) Fransa’da da 37’den 252’ye çıktı. İnsan nasıl bir yöntemle ölçerse ölçsün, bölgesel eşitsizliklerin sürmesine rağmen çok büyük kazançlar elde edildiği gösteren işaretler açıktı. Gerçekten de, İtalyan ekonomisi bu yıllarda büyümenin yavaşladığı 1963’e kadar, Japonya ve Batı Almanya dışında kalan tüm ülke ekonomilerinden daha hızla gelişti. İtalya’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki fark sürekli halde kaldı.

     Ufaltılmış haliyle bile, Federal Alman Cumhuriyeti Avrupa’daki en gelişmiş altyapıya sahipti, geniş iç kaynakları vardı (kömürden imalat makineleri fabrikalarına kadar) ve eğitim düzeyi hayli yüksek, belki de özellikle yöneticiler,mühendisler ve bilim adamları yönünden zengin ve doğudan göç eden yetenekli kimselerle de kabaran bir nüfusa sahip bulunuyordu. Alman ekonomisi, aynı yüzyıl içinde üçüncü kez olmak üzere yeniden Avrupa’nın ekonomik büyümesinde güç odağı haline geldi.

Kişi başına harcanabilir geliri 1960’ta 1.186 dolar gibi gösterişsiz bir rakamken 1979’da çarpıcı bir rakam olan 10.837 doları buldu-bu ise, 9.595 dolarlık Amerikan ortalamasını aşmıştı. 1937 sınırlarına dönmek mümkün olsa birleşik bir Almanya Avrupa’da bir kez daha ekonomi alanındaki tüm rakiplerinin çok önüne geçecek ve belki de kendisinden çok daha büyük olan SSCB’nin bile önemli ölçüde gerisine düşmeyecekti. AET dünyada üretilen malların en büyük ithalatçısı ve ihracatçısı durumundaydı ve 1983’e gelindiğinde, dünyadaki en geniş uluslararası döviz ve altın rezervleri AET’in elindeydi.

     Doğal kaynakları ağır sanayi ve ordu için saklamak üzere kişisel tüketimin düşük tutulduğu bir ekonomide, tüketici talebi büyüme için (Batı’daki gibi itici bir güç olamıyordu. Ortalama Rus yurttaşının ve Doğu Avrupalı yoldaşlarının yaşam düzeyi, batı Avrupa’nınkiyle arasındaki farkı kapatamadı ve Marksçı ekonomilerin halkları batı Avrupa’daki yaşam düzeyine bir ölçüde imrenerek baktılar. 1980 yılında Amerikalı tarım işçisi altmış beş kişiyi beslemeye yetecek kadar yiyecek üretirken, aynı işi yapan Rus ancak sekiz kişiye yetecek kadarını üretiyordu.

     İletişimde meydana gelen gelişmelerin Batı’nın nisbi zenginliğini daha da gözler önüne serdiği bir zamanda (özellikle de doğu Avrupa’da) büyük bir hoşnutsuzlukla karşılandığı görüldü. Eşit olmayan ekonomik büyüme oranları, er ya da geç, dünyanın politik ve askeri dengelerinde değişikliklere yol açacaktır.

 

38. “Hiçbir şey ordu ve donanma kadar kesinlikle ekonomik koşullara bağlı değildir.”

 

39. Tarihteki tek tük değişmezliklerden biri, askeri harcamalara ayrılan ödeneklerin hep artmış olmasıdır.

 

40. Bombardıman uçakları İkinci Dünya Savaşında olduğunun iki yüz katına mal olmaktadır. Avcı uçakları İkinci Dünya Savaşında olduğunun yüz katı ya da daha fazlasına mal olmaktadır. Uçak gemileri İkinci Dünya Savaşındakine göre yirmi kat, muharebe tankları on beş kat daha pahalıdır. Gato sınıfı bir denizaltı İkinci Dünya Savaşında ton başına 5.500 dolara mal oluyordu, buna karşı, Trident, ton başına 1.6 milyon dolara mal olmaktadır.

 

41. 1984’e gelindiğinde, 35 milyar dolar gibi muazzam bir miktara ulaşan dünya silah ithalatı, dünya tahıl ticaretini geçmişti (33 milyar dolar). Geniş bir askeri kuruluş, büyük bir anıt gibi, etkilenmeye yatkın gözlemcilere heybetli görünebilir; ama sağlam bir temele dayanmıyorsa (bu temel bizim örneğimizde verimli bir ulusal ekonomidir), ilerde çökme riski taşır.

 

42. O halde, son çeyrek yüzyıl içinde Japonya bir global ekonomik dev haline gelmenin sağladığı tüm yararları kullanmış ama bu, tarihte bu tür bir büyümeyi izleyen politik sorumluluklar ve toprak kazanımlarının getirdiği sakıncaları yaşamadan olmuştur. O halde Japonya’nın her şeyin olduğu gibi kalmasını istemesinde şaşılacak bir şey yoktur.

 

43. Makasın bir “keskin taraf”ı, Güney Kore, Singapur, Taiwan, Tayland v.b. gibi başka hırslı NIC’lerin (yeni sanayileşmiş ülkeler) Japonya’ya benzeme çabalarıdır.

 

44. Makasın daha da kaygılandırıcı olan ikinci keskin tarafı, Amerikalı’ların ve Avrupalı’ların Japon ürünlerinin kendi iç pazarlarına, görünüşte karşı konulamaz bir biçimde sızması üzerine giderek daha düşmanca bir tepki göstermeleridir. Fransa’nın Japon elektrikli cihazlarının yalnızca Poitiers’de personel sayısı yetersiz bir gümrük kapısından girebileceği koşulunu koyması gibi.

 

45. GSMH’dan Ar-Ge’ye ayrılan pay bu onyıl içinde hemen hemen ikiye katlanarak, 1980’de GSMH’nın yüzde 2’siyken, 1990’da beklenen yüzde 3.5 oranına çıkacaktır. Birleşik Devletler ise Ar-ge giderlerini GSMH’nın yaklaşık yüzde 2.7’si olarak belirlemiştir.

 

46. Son olarak da, Japonya’daki işgücünün çok üst düzeyde bir niteliğe sahip olması söz konusudur-en azından çeşitli matematiksel ve bilimsel yetenek testlerinin ölçtüğü kadarıyla-ve bu işgücü yalnızca yoğun rekabete dayalı bir devlet eğitimim sistemi içinde yetiştirilmemekte, şirketlerin kendileri tarafından da sistemli bir biçimde eğitilmektedir. Japonya’da on beş yaşında olanlar bile, sınanabilir konularda (matematik gibi) çoğu batılı yaşıtlarına göre belirgin bir üstünlük göstermektedirler. Daha yüksek bilgi alanlarında denge farklıdır: Japonya Nobel ödüllü bilim adamı kıtlığı çekmektedir ama tüm batı ülkelerinden çok daha fazla sayıda mühendis yetiştirmektedir (Birleşik Devletlerin kendisinden de yüzde 50 oranında daha fazla). Ayrıca Japonya’da yaklaşık 70.000 Ar-Ge görevlisi vardır ve bu sayı İngiltere, Fransa ve Batı Almanya’nın bir araya getirebildiğinden daha yüksektir.

 

47. Uluslararası Ekonomi Enstitüsü direktörü, 1990’a gelindiğinde, dünyanın geri kalan bölümünün Japonya’ya 500 milyar dolar gibi şaşkınlık verici miktarda bir borcu olacağını tahmin etmektedir ve Nomura Araştırma enstitüsünün tahminine göre, 1995’e gelindiğinde, Japonya’nın denizaşırı bölgelerde sahip olduğu gayri safi varlığı 1 trilyon doları aşacaktır.

 

48. Ne gariptir ki, Japonya silahlanmaya yaptığı harcamaları önemli ölçüde arttırmazsa eleştirilecek, arttırırsa, suçlanacaktır. Marksçı olmayan bir kimse bile, Asya’daki derin ekonomik değişimle birlikte başka alanlarda da geniş kapsamlı değişikliklerin olmasının önü nasıl alınabilir, bunun tasavvuru karşısında şaşkına düşecektir. Hayli büyük bir orduya sahip olan Türkiye ise AET üyesi değildir; Türk ve Yunan orduları da çoğu kez, Varşova Paktından daha çok birbirleriyle ilgili olarak kaygı duymaktadırlar.

 
  Bugün 978041 ziyaretçi buradaydı! Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ

 
 
Siteme Hoş Geldiniz Adil Durusu SAĞLIK VE HUZUR DOLU NİCE GÜNLERE......
Kapadokya Eğlence Merkezi Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları Submit Your Site To The Web's Top 50 Search Engines for Free! ÜRGÜP Esbelli Mahallesi Butik otelleri  Create FREE graphics at FlamingText.com

Image by FlamingText.com Check  Out My Rank On PRTracking.com!